Skip to content
޵ an: Ana Sayfa arrow Edebiyat arrow 11.Sınıf Dil ve Anlatım- Sohbet(Söyleşi)- Etkinlikler- Ölçme ve Değerlendirme (S:76,77,78,79,80,81)
11.Sınıf Dil ve Anlatım- Sohbet(Söyleşi)- Etkinlikler- Ölçme ve Değerlendirme (S:76,77,78,79,80,81) Yazdır

 

SOHBET (SÖYLEŞİ)
 
 
"Sohbet yazıları da bir fikri açıklayan, geliştiren yazılardır. Makalelerden ve fıkralardan farkı, üslubun­da ve anlatımındadır. Makalenin ağırbaşlı ve ciddi havası burada yerini tatlı bir samimiyete bırakır. Dikkat ederseniz dostlarınızla konuşurken senli - benli bir hava içinde dertleşir, fikirlerinizi fazla derinliğe kaçma­dan, ağır ve ilmi çözümlemelere girişmeden ortaya serer, açıklar ve bir hal yolu bulmaya çalışırsınız. Soh­bet yazıları da bu nitelikleri taşır: okuyucuda yazarla sohbet ediyormuş etkisini bırakır. Gerçekten yazar okuyucu karşısına bir arkadaş canlısı olarak çıkmış alçak gönüllü bir dosttur, insan ruhunu, insan zaaflarını bilen, tarafsız bir görüşle gerçekleri görebilen, ortaya serebilen, çözümleyebilen bir psikologdur.
Sohbet yazılarında da fıkralarda olduğu gibi kişisel görüşler ortaya serilir. Yazar burada insanları etkileyebilme yolunun samimiyet olduğunu bildiğinden yazısında önce bu samimi havayı yaratmaya çalı­şır. Bu amaçla sıcak, samimi, kıvrak bir anlatım yolu seçer. Dil, açık, sade ve durudur. Sohbet yazılarını kültür seviyesi ne olursa olsun her okuyucu rahatça okuyabilir ve anlayabilir. Fikir yazıları yazabilmek için geniş bir bilgi ve kültüre sahip olmak gerekliliği hiç bir zaman unutulmamalı Sohbetler de bunun yanı sıra yazarın okuyucu psikolojisini bilmesi gerekir. Öyle ki yazar, konunun ağır­laşmaya başladığı yerde bir nükte veya fıkra koyup ilgiyi canlı bir şekilde istenilen yöne çeker. Tecrübelerden çıkarılan gerçekleri bir atasözü veya bir vecize ile perçinler. Yine tecrübelerden çıkarılan gerçekle­ri ortaya sererken tarihten faydalanır, halkı vermek isterken folklora el atar. Dostlarımızla yaptığımız soh­betlerde de aynı usule başvurarak daima ilgi çekici, güzel konuşan, çevresine bir şeyler verebilen bir insan olmaya çalışmaz mıyız? İşte sohbet yazılarında da yazar aynı çabayı göstermektedir.
 
Dolayısıyla, sohbet yazıları yazmak için samimi ve akıcı bir üslubun yanı sıra her tarafa kol salan bir bilgi ve kültür zenginliği ister. Fikir yazılarına "sohbet" niteliği vermek fikrin ağır temposuna bir ahenk, zevk ve çeşni katar; okuyucuyu samimiyetine inandırdığı için rahatlıkla etki sahasına çeker. Yazar kişisel görüşlerini ortaya sererken pişkin ve ustadır. Okuyucunun zihnini kamçılamaya çalışırken maksadına ulaşmak için ara sıra duygu tellerine de basmaktan çekinmez. Veya acı durumları ortaya sererken dertleşmek kaygısıyla, teselli etmek isteğiyle ruhunu okuyucunun ruhuna eş eder, onunla birlikte üzülür, şikayet eder. Bazen de olayların üstüne çıkarak öğüt veren, doğru yollara ışık tutan, olgun bir kimse durumuna geçer. Bütün gaye, okuyucuyu tatlı bir samimiyet gösterisi ile çekmek, kendi havasına sürüklemektir. Bir sohbet yazarı etkili olabilmek için samimi olması gerektiğine inanır; bu yolda bütün gücünü ve zekâsını kullanarak tatlı, akıcı bir üslup yaratır."
                                         Kaynak: Sabahat Emir, Fikir Yazıları Nasıl Yazılır, Emir Yay. İst.
 
 
HAZIRLIK
           
1. Sohbet: 1.Dostça, arkadaşça konuşarak hoş bir vakit geçirme, söyleşi, yârenlik, hasbihâl, /
Söyleşi: 1. Sohbet. 2. Belli bir konuda alanla ilgili kişilerin katıldığı bilgilendirme toplantısı. 3. Bir bilim veya sanat konusunu, konuşmayı andıran biçimde inceleyerek anlatan edebiyat türü, sohbet.
Musahabe: Konuşma, görüşme, söyleşi.
Hoşsohbet: Güzel ve tatlı konuşan (kimse).
Nükte: 1. İnce anlamlı, düşündürücü ve sakalı söz, espri. 2. Yazıda, resimde, sözde ve davranış­ta ince, derin anlam, espri
Nüktedan: İnce, güzel nükteler yapan (kimse), nükteci.
                                                                                  Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlük
 
Söyleşi: "Makaleye benzer bir yazı türüdür. Konusu daha çok gene! ya da günlük sanat olayları­dır. Fakat konu, tez ve savunma amacı güdülmeden ve karşılıklı konuşma havası içinde, sıcak bir dille yazılır. İnsanlar karşılıklı konuşmayı sevdiklerinden, söyleşi türündeki yazıları okumayı severler. İyi bildiği ve herkesin ilgilendiği bir konuda çoğu kişi söyleşi yazabilir. Bunun için bir konuda, ne söylene­ceğini bilmenin yanı sıra, nasıl söyleneceğini bilmek gerekir. Söylenecekler, küçük şakalarla daha çekici duruma getirilebilir. İyi bir dinleyici olmak, iyi bir söyleşi yazmak için önemlidir. Usta bir söyleşi yazarı çok ağır konuları bile herkesin okuyup anlayabileceği bir duruma getirir."(Canan İLERİ, Yazılı Anlatım Türleri I)
 
2. "Gönül ne kahve ister, ne kahvehane; gönül sohbet ister, kahve bahane!" sözünde anlatılmak istenen, önemli olan şeyin dostlarla buluşmak ve görüşmek sohbet etmek, dertleşmek olduğu bunun için de bir araya gelmeye kahvenin vesile olmasıdır. İnsanlar arasında her türlü problem iyi niyetli soh­betlerle aşılabilir. Sohbet bu anlamda insanoğlunun manevi gıdasıdır. İnsan için hava, su ne kadar önemliyse gönül için de sohbet o kadar önemlidir.
 
3. Lafa "hoşsohbet”in tarifinden girip, hoşsohbet dostlardan çıkmaya ne dersiniz
Sözünüzü kesip, size iltifat etmek isteyenler olur. Ne diyeceğinizi, nasıl bir tavır takınacağınızı bi­lemezsiniz. Huzursuzluğunuzun bir sebebi de, sık sık yapılan bir Türkçe yanlışıdır. Bir sıfatı isim zan­netme hatasıdır bu. Sohbet ile hoşsohbet'i birbirine karıştırmak diye de ifade edilebilir.
- Hoşsohbetinize doyum olmuyor, derler.
- İnsanın sizin gibi hoşsohbet sahibi dostları olmalı!
- Hoşsohbetinizden biz de faydalanalım.
- Hoşsohbetli deyince aklımıza ilk gelen siz olursunuz.
 
 
 
Hoşsohbet ne diyeceğini, bu bol keseden iltifatlara ne cevap vereceğini bilemez. Teşekkür etse, adam iltifatı sahiplendi anlamında saygısızlık olur; sohbetin tatlı yerinde Türkçe dersi verip yanlış dü­zeltmeye kalksa, kabalık...
Bu pazar sohbetinden nasibimiz de, iri boy Dil Yâresi oldu demeniz ihtimalini göze alarak, önce bu sevimsiz yanlışı düzeltmek, sonra da size hoşsohbet dostlarımdan söz etmek istiyorum.
Farsça (hoş) Arapça (sohbet) karışımı bir kelimedir bu. «Sohbeti hoş olan, güzel ve sıkmadan konuşan (insan)» demektir hoşsohbet. Yani bir sıfattır; hoşsohbet olunur ve sohbet edilir. Ama hoş­sohbet edilmez ve sohbet olunmaz. Sohbet isim, hoşsohbet sıfattır. Yukarıdaki iltifatların yanlışını düzelterek söylemek gerekirse ne deriz?
 
o   Sohbetinize doyum olmuyor.
o   insanın sizin gibi hoşsohbet dostları olmalı!
o   Sohbetinizden biz de faydalanalım.
o   Hoşsohbet denince aklımıza ilk gelen siz olursunuz.
 
Sohbet "Dostça, arkadaşça konuşarak hoşça vakit geçirme, yarenlik, hasbıhal, söyleşi"dir.
Beni hoşsohbet bulduğunu söyleyenlere, önce teşekkür, hemen ardından itiraz ederim.
- Bu sıfatı sahiden hak eden birçok büyük dostum oldu. Bana hoşsohbet demekle, farkında ol­madan onlara haksızlık etmiş oluyorsunuz. Tadına doyulmaz, unutulmaz nice sohbette dinleyici olarak bulunmamış olsaydım şayet, iltifatınızı seve seve kabul eder, demek bu sıfatı ben de hak ediyorum diye bir güzel kıvanırdım. Buna hakkım yok.
Çocukluğumuzda halamın, amcamın, babamın anlattığı hikâyeleri dinlemeye doyamazdım. Ama ilk masalcı-babamız Hayri (Dönmez) Ağabeydi. Ankara'daki evimizde biz üç çocuğu halının üstünde karşısına alır, sırtı mindere dayalı, başlardı anlatmaya... Ağzından bal akıyor deyiminin ne demek ol­duğunu biz ondan öğrendik. Adapazarlı bir aile dostuydu, Bekârdı o zaman; Ankara Belediyesi otobüs işletmesinde marangoz olarak çalışıyordu.
Daha sonra rastlayacağım büyük hoşsohbetlerden biri, Kabataş Lisesi'ndeki tarih öğretmenimiz Galip (Vardar) Hoca'ydı. Erken yaşta kaybettiğimiz Berke Vardar ile opera sanatçısı ve yönetmen Yek­ta Kara'nın babaları. Ortaköy'deki lisenin girişinde bir heykeli bulunan efsane öğretmen. Biz Hz. Mu­hammedi, Fatih Sultan Mehmed'i onun tatlı dilinden öğrendik; Kurtuluş Savaşı'nı, hikâyelerin en heye­canlısı olarak dinledik. Bugün de mezuniyetimizden tam 60 yıl sonra biz Kabataşlılar, Galip Hoca'nın adını anmadan edemeyiz.
Nur içinde yatsın!
Mesleğim sayesinde hoşsohbet hocalar, edebiyatçılar, oyuncular, gazeteciler, siyasetçiler tanıdım.
Onları da anacağım bugün. Sonradan aklıma başkaları da gelecek ve bak onları unuttum, diye dertleneceğim. Paslanmış bir hafızanın el verdiğinden çoğunu yapamam ki...
Lisede edebiyat hocamız olan şair Faruk Nafiz Çamlıbel'den başlayalım. Benden nihayet 31 yaş büyük olduğunu sonradan düşündüm. Ev dışında beni ciddiye alan, Arnavutköy'de Akıntıburnu'na tepeden bakan evinin balkonunda çay içmeye çağıran, tanıdığım ilk «çok ünlü» adamdı. Onu dinleme­ye can atardım. Bazen Emirgan Çınaraltı'nda beni yanındaki bir sandalyeye oturttuğu olurdu.
Hukuk Fakültesi'nde (sonradan aynı gazetede yazma şerefine erdiğim) büyük dostum Prof. Şükrü Baban; İdare Hukuk hocamız Prof. Ragıp Sarıca, belki tatsız hukuk bahisleri arasına sıkıştırdığı se­vimli fıkralar yüzünden hafızamızda yer eden biridir. Kimi babam yaşında olsa da, hepsine ağabey dediğimiz meslek büyüklerinden, düşünüyorum da çok sevdiklerim hep hoşsohbet gazetecilerdi.
Başta iki isim var, üzerinde ısrar etmek isteyeceğim. Fıkra muharriri (ve Gazeteciler Cemiyeti'nin değişmez başkanı) Burhan Felek usta ile spor yazarlığının ve spikerliğinin büyük ustası Eşref Şefik. Örnekler vermekle başlayacak ve bitecek şey değildir, onlarla sohbetin çeşidi ve tadı. Beni de bazen yanlarına aldıkları, masalarında bulundurdukları için onlara şükran borçluyum.
Gene gazeteci (ve edip) büyüklerimizden Falih Rıfkı Atay, Ercüment Ekrem Talu, Vâlâ Nurettin Vâ-Nû, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu (nam-ı diğer Deli Nizam), Ahmet Hamdi Tanpınar, Cihat Baban, Bedii Faik; oyunculardan Vasfi Rıza Zobu, Bedia Muvahhit; siyasetçi yazar Samet Ağaoğlu... vd...
 
 
Hoşsohbet bildiğim yaşıtlarımı da bir bir sayacak yerim yok, yazık ki... Çocuklarım, torunlarım ya­şında hoşsohbet dostlarım olduğunu da söylemek durumundayım. İnanın sohbetin tarzı değişse de ondan aldığınız zevk hiç eksilmiyor.
Size, hoşsohbet dostlar bereketi dilerim. Onlar olmazsa çok şey eksilir hayatımızda.
 
Hakkı Devrim
27/05/2007 Radikal
1.ETKİNLİK
HOŞGÖRÜ
 
Hoş görür olmak ne demektir? Hoş görür olmak, düşüncelere, " Boş ver" diye aldırış etmemek değildir. Böyle bir ilgisizlik insana yakışmaz. Hoş görür olmak, bize seslenen kimsenin söylediklerini bir takim ön yargılara dayanarak tartışmadan geri çevirmek değil, söylenenleri dikkatle dinleyip tarafsız bir görüşle inceledikten sonra yargıya varmaktır.
Başkasının düşüncelerini incelemeden neden geri çevirelim? Neden bu düşünceleri küçümse­meyle karşılayalım? Onları savunmak olanak dişi midir? Biraz olsun gerçek payı yok mudur bu sözler­de? Bize bunları söyleyen hiç mi kafa yormadı acaba?
İnsanların beğenileri birbirine uymaz. O belki kırmızıdan hoşlanır, siz yeşili seviyorsunuzdur. O belki Wagner'in müziğini beğeniyor, siz Mozart'ı yeğliyorsunuzdur.. Beğenileri sizinkine uymuyor diye, onu beğenisizlikle, kabalıkla mı suçlayacaksınız? Ona kızacak mısınız? Onun da sizin de beğendiğiniz şeyleri yansız olarak değerlendirmelisiniz.
İşte düşünce alanında da böyledir. Bütün düşünceleri ve varsayımları bize göre ve bazı yönleriyle savunmak olanağı vardır. Bunun için size seslenen kimsenin düşüncelerini öyle anlayıp dinlemeden geri çevirmeye kalkışmayınız. Onları inceleyiniz. Bakalım ne yenilikler bulacaksınız. Doğal olarak, bütün insanların düşüncelerinde olduğu gibi, iyi ve kötü yönler görecek, doğru ve yanlış noktalar bula­caksınız.
Öyleyse doğru bulduklarınızı açıkça belirtiniz, geri kalanları da güler yüzle tartışınız. Kanıtlarınızı ortaya koyunuz; fakat karşı tarafın kanıtlarını da dinleyiniz. Mantık kurallarına uyarak yargılayınız, duygularınıza kapılarak değil. Konuşma, tartışma alanında, bundan başka her türlü kural dürüstlüğe aykırıdır.
Raymond de Saint LAURENT
 
 
SÖZDEN SÖZE
Mektuptan açılmış talihim, bir tane daha geldi. Öteki gibi değil bu. Bir kere yazan gizlemiyor ken­dini, kim olduğunu söylüyor: ismet Zeki Eyüboğlu adında bir genç. İstanbul Bilim Yurdunda yani Üni­versitesinde okuyormuş. Sonra da benimle eğlenmiyor, alaya almıyor beni, över gibi gözüküp alttan alta iğnelemeğe kalkmıyor. Çıkışıyor bana, çıkışıyor ya, haklı olarak çıkışıyor. Eski yazılarımı, şu öz-Türkçe yazılarımı beğenirmiş, yenilerine sinirleniyor, şöyle diyor:
"Geçen günkü Nokta dergisinde Ulus'tan aktarılmış bir yazınızı okudum. Ne çok üzüldüm bilse­niz! Yoksa sizi de mi elden kaçırdık? Nerde o eski güzelim öz-Türkçe sözler, nerde o yazınızdaki ede­biyat, ahlâk, hak, sanat, merak, şiir gibi tatsız tuzsuz Osmanlıca sözler.
Niçin şunun bunun sözüne bakıp da düşüncelerimizi değiştiriyorsunuz? O yeni sözleri beğenme­yenler var diye mi yazmak istemiyorsunuz? Günün birinde bir kişi çıkıp size:
"Beğenmedim bu sesinizi" dese ona bakıp da sesinizi değiştirecek misiniz? Ne derse desin el gün. Biz yolumuza bakalım.
Daha böyle çok şeyler söylüyor. O mektubu okurken tatlı bir duygu sardı içimi, "mektup" değil de "beti" dediğim günleri andım. Doğru söylüyor, iyi söylüyor o genç. Utandım kendi kendimden inandığım yoldan dönmenin yeri mi vardı? Bu çıkışmalarına karşılık ne diyeyim de bağışlatayım suçu mu? Var benim de bir özrüm, gelgelelim gençler anlamaz, anlamamaları daha da iyidir. Gene söyleyelim ben. A çocuğum, ben yaşlandım, kocadım da onun için saptım yolumdan. Bilin ki sevinerek olmadı bu. Gene durup durup o yola özlemle bakıyorum. Bir sevgilinin bir daha evine varamayacağınız bir sevgilinin yoluna nasıl bakılırsa öyle bakıyorum. Biliyorum ki doğru oradadır; güzel oradadır, ancak ben yorul­dum, dizlerim kesildi. Birde o işi başaramayacağımı anladım.
 
 
Yalnızdım, pek yalnız kaldım. Beni tutanlar, benim o yolda gitmemi dileyenler vardı, uzaktan ses­lenmekle yetiniyorlardı. Beni özendirmek istemelerine ne denli sevinirsem sevineyim, yanımda kimseyi görememek üzüyordu beni. Doğrusu, büsbütün de bırakmadım o yolu. Böyle Arapça, Farsça tilcikleri kullandığım yazılarımda gene o sevdiğim, kimini de kendim uydurduğum tilciklere yer veriyorum. Bili­yorum, yetmez bu, en doğrusu gene eskisi gibi öz-Türkçe yazmaktır. Onu yakında, bir dergide gene deneyeceğim.
Çok sevindim o mektuba. Birkaç yıl benim yürüdüğüm bir yolu bırakmak, istemeyenler olmasına çok sevindim. Gençler unutsun benim emeklerimi, onları hiçe saysınlar, Arapça, Farsça tilciklerden kaçınmadığım bir suda sevgiliden geliverecek bir esenleme gibi yüreğimi aydınlatır, güneşler doğurur gönlümde.
İtalyan yazarı Luigi Pirandello'nun bir iki oyununu görmüşsünüzdür, hikâyelerini okudunuz mu? Bay Feridun Timur onlardan otuz altısını dilimize çevirmiş, Millî Eğitim Bakanlığı da bastırmış. Hepsini okumadımsa da okuduklarım çok hoşuma gitti, diyebilirim ki o yazarın oyunlarından daha çok beğen­dim hikâyelerini. Oyunlarında yüksekten atmayı andırır bir hal vardır. Hikâyeleri öyle değil, Pirandello onlarda kişilerini daha iyi gösteriyor, canlandırıyor. Oyunlarında hep bir görüşü savunmak, okuyanları, yahut seyircilerini düşündürmek ister. Hem de çözümlenemeyeceğini söylediği meseleler üzerinde düşündürmek ister. Bir gerginlik vardır oyunlarında, hikâyeleri ise öyle değil, onlardaki kişiler daha canlı, okuyana daha yakın. Herhalde bana öyle geldi.
Bay Feridun Timur da iyi çevirmiş dilimize. Belli ki İtalyanca cümleye bağlı kalmak istememiş, her yerde değilse bile çok yerde: "Bizim dilimizde nasıl söylemeli?" diye düşünmüş. Örneğin bir yerde:
Don Lollo hiddetten küplere biniyordu." diyor. "Küplere binmek" deyimi sanmam ki italyancada olsun. Daha böyle çok buluşlar var Bay Feridun Timur'un çevirisinde. Ama belli ki daha genç bir yazar, o cesareti daima gösteremiyor, bazan acemiliklere düşüyor. İşte bir örnek: "Don Lollo bu sözlere olmaz diyordu. Nafile; olan olmuştu; fakat nihayet kabul etti ve ertesi sabah şafakla beraber, âlet ve edevat :orbası sırtında olduğu halde, Zi Dima Locası Primosole'ye geldi. Nihayet kabul etti." den önce bir "fa­kat" koymanın ne yeri var? Hele: "avandanlığı sırtında" demek dururken "âlet ve edevat torbası sırtın­da olduğu halde" demenin cümleye bir ağırlık verdiğini nasıl anlamıyor? Daha böyle kusurlar var Bay =eridun Timur'un çevirisinde, "haykırmak" sözünü çok kullanıyor, hem de "bağırmak" yerine kullanıyor. Gene o hikâyenin bir yerinde: "Küpten olmamak için ihtiyarı orada mevkuf mututacaktı?" diyor. Burada
mevkuf" sözü hiç yakışıyor mu? "kendisi küpten olmasın diye ihtiyarı hürriyetinden mi edecekti" diye­mez miydi?
Bir de şunu söyleyelim. "Ciddi Bir Şey Değil" adlı hikayede şöyle bir cümle var: "Her defasında bir daha aynı hataya düşmeyeceğine dair yemin üstüne yemin ediyor, ahdü peyman ediyor, yeniden âşık olmamak için kahraman bir deva araştıracağını söylüyordu." Bay Feridun Timur böyle konuşmaz elbet­te "düşmeyeceğine yemin etti ."der. Düşmeyeceğine dair yemin etti." demez. Belki İtalyanlar öyle der, biz demeyiz. "Kahraman deva" da ne oluyor? belli, Fransızların "remede heroique" dedikleri, İtalyan­cada tıpkısı olabilir, Türkçede öyle denmez, başka bir şey arasın.
Luigi Pirandello'dan "Seçme Hikâyeler" de böyle ufak tefek kusurlar var, gene de o kitap tatlı tatlı okunuyor, Bay Feridun Timur'u iyi çevirmenlerimizden, yani mütercimleri- mizden sayabiliriz. Hele bir şeye çok sevindim: ikinci ciltte dil birinci cilttekinden çok daha iyi. Demek ki Bay Feridun Timur'un çevi­rileri günden güne iyileşecek. Ben adını yeni duyduğuma göre kendisinin bir genç olduğunu sanıyorum, bundan sonraki çevirileri elbette daha kusursuz olur. Siz de okuyun o hikâyeleri, eğlenirsiniz, hele ikinci cildin başındaki Donna Mimma'dan başlarsanız, bütün kitabı okumak hevesi uyanır içinizde.
Nurullah ATAÇ, Söyleşiler, TDK, 231, Ankara 1964
 
 
2.ETKİNLİK
Hoşgörüsüzlüğe de hoşgörü mü?
Bir kişi bir inanca ya da bir davranışa onu kabul etmeden de hoşgörü gösterebilir. İşin sırrı bura­dadır. Dünyada sınırsız düşünce alternatifi, sayısız yaşam biçimi vardır
Mel Gibson'ın yönettiği 'İsa’nın Çilesi' filmi Hazreti İsa’yı Yahudilerin öldürttüğü tezini destekleme­si nedeniyle ciddi bir şekilde eleştiri alıyor ve her nedense şiddetli eleştiriler bana liberal bir toplumda hoşgörülü olmanın ne kadar önemli bir şey olduğunu anlatıyor. Peki, son söyleyeceğimi ilk başta söy­leyeyim: her türlü hoşgörüsüzlüğe de hoşgörülü olmak zorunda mıyız?
İsterseniz baştan başlayalım. Hoşgörülü olmak akıllı düşünmeyi ve karşımızdaki yaşam biçimleri­ne saygı göstermeyi gerektiriyor. (...)
Hoşgörüsüz insan başkalarının kendi gibi düşünmesini, kendi gibi yaşamasını, kendi inançlarının başkaları tarafından paylaşılmasını isteyen insandır. (,.,)Oysa liberal bir toplumda biri bir diğerine nasıl yaşaması gerektiğini söyleme hakkına sahip değildir. Hoşgörü liberal bir toplumun merkezidir. Ama aynı zamanda da çelişkisidir. Liberaller her şeyin tartışılmasını her görüşün kendini ifade hakkı bulma­sını savunurlar. Yaratmak istedikleri demokratik topluma ancak her şeyin konuşulması ve tartışılması yoluyla ulaşılması gerektiğini düşünürler. Sonuç ise genellikle hoşgörünün ölümüdür. Çünkü işin içine dini, siyasi ve ahlaki hoşgörüsüzlükler girip liberaller susturulmaya çalışır. Çünkü dini, siyasi ve ahlaki egemenliğin önündeki en büyük engel yine liberalizmin kendisidir. Ve burada işte baştaki soruyu bir dana sormak gerekir: "Hoşgörülü insan hoşgörüsüzlüğe de hoşgörü göstermeli midir?" Yanıt?
Hayır, göstermemelidir. Hoşgörü kendini, demokratik bir toplum yaratmak için korumak zorunda­dır. Herkes görüşünü söyleyebilir ama kimse kimseye bu görüşü zorla kabul ettiremez. Hoşgörü hoş­görüsüzlükle savaşmak zorundadır. Hoşgörü eğitimin en nihai sonuçlarından biridir ve hoşgörü aslında cahillikle   savaşmak   zorundadır.   Hoşgörü   eğitimli   cahillerle   de   savaşmak   zorundadır.
(...)
Yaşlı, gencin her dediğine her yaptığına karşı çıkar. Neden? Çünkü alışkanlıklarını değiştirmek­ten, kırk yıldır aynı şekilde yaptıklarının artık kendine ayak bağı olacağından korkar. Korku hoşgörü­süzlüğü, hoşgörüsüzlük korkuyu tetikler, işte bu nedenle hoşgörü hoşgörüsüzlüğe hoşgörü gösterme­mek ve kendini savunmak zorundadır.
Bir kişi bir inancı ya da bir davranışa onu kabul etmeden de hoşgörü gösterebilir, işin sırrı bura­dadır. Dünyada sınırsız düşünce alternatifi, sayısız yaşam biçimi vardır. Bu düşünce alternatiflerini Kabul etmeden yaşamalarına izin vermeliyiz. En iyi ne zaman hoşgörülü olmayı öğreniriz biliyor musunuz? Kendimize hoşgörü göstererek...
Başa dönersek. Mel Gibson, "İsa’yı Yahudiler öldürdü" tezini destekledi diye hemen adamı öl­dürmek mi lazım! Tersi tezi olan varsa, çıkar söyler olur, biter. Ya da parası varsa terzi tezde olan bir film yapar insanlar onu da izler.(...) Mel Gibson filmi yapmadan önce "Beni öldürürler mi?" diye düşündü mü acaba? Yoksa hoşgörünün hoşgörüsüzlükle savaşacağından emin miydi?
Ali Atıf Bir Tempo Dergisi
 
Yukarıda hoş görü hakkında bir yazı okudunuz bu yazıdan hareketle hoş görü konusunda sohbet gerçekleştirebilirsiniz.
 
 
3.ETKİNLİK
 
Türk ve dünya edebiyatında sohbet türünün tarihsel gelişimini, önemli temsilcilerini ve bunların eserlerini araştırınız.
 
İNCELEME
1.
• Yazarın, okuyucu ile bir sohbet havası içinde senli benli konuşması,
• Yazar, düşüncelerinin doğruluğunda ısrar edici davranmaması,
• Daha çok yazarın kişisel düşünceleri ağırlık kazanması.
• Yazarın samimi, içten bir ifade tarzıyla yazması,
• Yazarın çeşitli güncel olayları da kullanarak duygu ve düşüncelerini desteklemesi,
• Gazete ve dergi yazıları olması,
 
2. Herkesin ilgisini çekebilecek günlük bir olay ya da konu ile ilgili düşüncelerini kendince bir üs­lupla anlatarak okuyucuya konuşma havası içinde hissettirmeden bir şeyler öğretmek, onu bilgilendir­mek amacıyla sohbet gerçekleştirilir.
 
3.
• Herkesin ilgisini çekebilecek günlük bir olay ya da konunun seçilmesi,
• Yazar veya konuşmacı anlattıklarının doğruluğuna, okuyucusu veya dinleyicisi ile olan bağına güvenerek anlattıklarını günlük konuşma havasıyla, fakat mantık çerçevesinden ayrılmadan basit bir üslupla anlatabilmesi,
• Sohbet yazarı veya sohbet eden konuşmacının soru sorması ve sorulara kendi cevap verme­si,
• Yazar veya konuşmacının daha çok kendi kişisel düşüncelerini ileri sürerken küçük fıkraları ve anıları da malzeme olarak kullanması,
• Bütün bunların bir plan içinde verilmesi,
yazı ve konuşmalarda sohbetin gerçekleşmesini sağlamıştır.
 
4. Burada samimi bir üslup kullanılmıştır. Gündelik bir konuyu işlerken sadece kişisel görüş ve düşüncenin okuyucuyla paylaşmış dolayısıyla bu üslupta kolaylığı ve içtenliği sağlamıştır. Bu üslup sıkıcı olmadığından ve anlam gayet açık olduğundan ve dilin bütün imkânlarından faydalandığı için fikirleri ifade etmede daha etkilidir.
Bu tür yazılarda, samimiyet esastır.
 
5. Daha önce kelimede sesler, cümlede kelimeler, paragrafta cümleler, metinde paragraflar birer birim olduğu için paragrafların da metni oluşturan birim olduğundan bahsetmiştik. Bu paragraflar dilbil­gisi kuralları içinde kelimeler, kelime grupları ve cümleler arasında anlam ilişkisiyle iç içedir. Konunun ortaya konduğu veya sezdirildiği cümle ve cümlelerin paragrafın başlarında olduğu görülmektedir. Her paragrafı kendisinden önce ve sonrakine bağlayan söz veya söz grupları vardır. Bu paragraflar birbirinden bağımsız değildir. Dilbilgisel öğelerle ve anlam ilişkisiyle birbirine bağlıdır. Örneğin birinci paragrafta Mustafakemalpaşa Kasabasından mektupla gelen bir sual olduğu söyleniyor, ikinci paragrafa "Doğrusu her mektupta sorulan suale hemen cevap vermek kolay o/muyo/-"cümlesiyle başlayarak bi­rinci paragrafla anlam ve dilbilgisel ilişki kurmuştur. Üçüncü paragraf "Sonunda" kelimesiyle başlıyor. Sadece bu kelime bile bu paragrafın bir önceki paragrafın anlamını devam ettirdiğini kanıtlamaya ye­tecek bir örnektir. Yine dördüncü paragraf "Sonra" kelimesiyle başlıyor burada da aynı durum söz konusudur. Bu şekilde her paragraf için anlam ve dilbilgisel bağlantıları bulmak mümkündür.
 
6. Bu metinde yazarın mahalli ve kişisel söyleyişlere başvurduğu söylenemez. Ancak belki biraz zorlamayla "bir topak şeker" "bayılır, mest olurmuş" gibi ifadelerin bu tür ifadelerden olduğu düşünüle­bilir. Bu tür ifadelerin metni daha içten ve samimi yaptığı söylenebilir.
 
7.
• Dil, rahat ve esnektir.
• Konu güncel olduğundan dil daha serbesttir
• Sohbet havası içinde senli benli samimi bir üslup vardır.
 
8. Açıklayıcı, öyküleyici ve söyleşmeye bağlı anlatım türleri kullanılmıştır.
 
"Dünyada insanoğlu bütün güzel hareketleri sadece bir takdir kazanmak için yapmıştır. Gerçi pa­ra kazanmak, kazandığımız o para ile daha refahlı bir ömür sürerek rahat etmek için çalışıyoruz gibi görünüyorsak da bütün çalışmalarımızdan zaman zaman takdir edileceğimizi ümit etmesek geçinmek hesabına bile olsa çalışmak hevesimiz kalmaz." cümleleri açıklayıcı anlatıma,
"Geçenlerde attan pek iyi anlayan bir dostumla görüşüyorduk. Atlara her şeyi öğretmenin kabil olduğunu söylüyordu. Yeter ki at istenilen bir hareketi yaptığı zaman mükâfat alacağını kavrayabilsin." cümleleri öyküleyici anlatıma,
 
 
"Onun için iyi hareketleri teşvikte cezanın tesiri takdirin, mükâfatın çok altında kalır. Yine attan an­layan o dostumuza:
Atın iyi hareketlerine karşılık beklediği takdir nedir, diye sordum.
Gayet basit, dedi, ya bir topak şeker yahut da suratının okşanmasından ibaret." cümleleri söy­leşmeye bağlı anlatıma örnek gösterilebilir.
9. Dil, metinde ağırlıklı olarak göndergesel işlevde kullanılmıştır.
 
4.ETKİNLİK
"Sonunda kala kala daha kolayca, mantıkla ve hayattaki tecrübelerle içinden çıkmak mümkün olan suallere cevap vermek işi kalıyor ki Mustafakemalpaşa kazasından bana mektup gönderen va­tandaşlarıma önce böyle bir sual sordukları için teşekkür ederim." Şevket Rado'nun bu uzun cümlesi akıcılığı engellemiştir.
"O hantal vücudu, o küt yapısıyla bir at takdirden, mükâfattan anlıyor, sırf o takdiri, o mükâfatı ka­zanmak için yapılması en zor hareketleri yapmaya girişiyor da insan neden takdir karşısında bir duvar gibi duygusuz kalsın?" cümlesinde aynı sözcük ikiden fazla tekrar edildiği için yine akıcılık bozulmuş­tur.
"Onlara göre de çalışan insanları takdir etmek, tebrik etmek lazımdır ki şevke gelsinler" cümle­sinde gereksiz sözcük kullanımından dolayı duruluk bozulmuştur.
Bunun dışında Şevket Rado'nun metni yazıldığı devirde kullanılan bugün pek fazla kullanılmayan kelime ve kelime gruplarının bazen cümlelerin anlaşılmasını zorlaştırıldığı söylenebilir. Daha metinden birçok örnek verilebilir. Ancak aynı konu anlatım bozukluğunda işleneceğinden bu kadar örnekle yeti­niyoruz.
Mustafa Kutlu'nun metninde yine kısa cümleler kullanılmıştır. Dolayısıyla akıcılık, duruluk-açıklık ve yalınlık bakımından ele alındığında herhangi bir kusur görülmez.
Her iki metinde genel olarak akıcı, duru-açık ve yalın ifadelerden oluşan bir metindir diyebiliriz. Buradan hareketle sohbet türünün üslup açısından okuyucuyu sıkmamak kolay, anlaşılır olmak gibi bir özelliği olduğundan metinlerin akıcılık, duruluk-açıklık ve yalınlık bakımından kusursuz olması çok önemlidir.
 
5.ETKİNLİK
"Mustafakemalpaşa kazasından birkaç kişinin beni hatırlayıp bir mesele etrafında fikrimi almaya heves etmesi, bilhassa eski hatıralarımı canlandırdığı için pek hoşuma gitti."
cümlesinde gereksiz sözcük kullanılmıştır. "Meselede" ve "almak istemesi' demek yeteli olacak­tır. Yani ''Mustafakemalpaşa kazasından birkaç kişinin beni hatırlayıp bir meselede fikrimi almak iste­mesi, bilhassa eski hatıralarımı canlandırdığı için pek hoşuma gitti." şeklinde düzeltilebilir.
"Onlara göre de çalışan insanları takdir etmek, tebrik etmek lazımdır ki şevke gelsinler. Yine aşağı yukarı aynı veya yakın anlamlı sözcüklerin kullanımından kaynaklanan anlatım bozukluğu söz konusu. "Onlara göre de çalışan insanları takdir etmek lazımdır ki şevke gelsinler"şeklinde düzeltilebi­lir
"Fakat ben öyle zannediyorum ki insanları iyi hareketler yapmaya teşvik etmekte mükâfatın, yani takdirin tesiri cezanın tesirinden daha büyüktür. Yine bu cümle de aynı şekilde altı çizili kelimelerden biri atılarak anlatım düzeltilebilir. Bunun dışında 4. Etkinlikte de anlatım bozukluğu olan cümleler gös­terilmiştir.
 
6.ETKİNLİK
"ki" bağlacının ve "-ki" ekinin yazımı:
Türkçede üç çeşit "ki" vardır: Bağlaç olan “ki", sıfat yapan "-ki" ve zamir olan(ilgi zamiri) "-ki". Bağlaç olan "ki" daima ayrı yazılır. Sıfat yapan "-ki" ve zamir olan "-ki" eklendiği sözcüğe bitişik yazılır.
Dilimizdeki bu üç farklı "-ki"yi birbiriyle karıştırmamak için şu pratik yöntemleri uygulayın.
Cümle içerisinde -ki'den sonra -ler çokluk ekini getirebiliyorsanız o -ki zamir olan -ki'dir. Ayrıca zamir olan -ki'nin bir ismin yerini tuttuğunu ve genellikle zamirlerin üzerine geldiğini de unutmamalıyız.
Sıfat yapan -ki de sıfat tamlaması kurar. Sıfat yapan -ki her zaman bitişik yazılır. Pratik olarak önündeki isme "hangi" sorusunu yönelterek bulur ve diğer -kilerden ayırt ederiz. Öyleyse bu sıfat yapan -ki eklendiği sıfata daima bitişik yazılır.
Bağlaç olan "ki" ise daima ayrı yazılır. Diğer "ki" ekleriyle karıştırmamak için cümleden çıkartırız, cümlenin yapısında ciddi bir bozukluk olmuyorsa o "ki" bağlaç olan "ki"dir. Ayrıca bağlaç olan ki'nin daha vurgulu söylendiğini de göz önünde bulundurmak gerekir.
• Mademki, halbuki,oysaki.çünkü,sanki... sözcüklerindeki 'ki' ler bağlaç olmasına rağmen kalıp-aştığı için bitişik yazılır.
 
"de" bağlacının ve "de" bulunma durum ekinin yazımı:
"de" "da" bağlacı da tıpkı "ki" bağlacı gibi ayrı bir sözcük olduğu için daima ayrı yazılır. Bulunma durum eki olan "-de,-da, -de,-ta" ise eklendiği sözcüğe bitişik yazılır, "de, da" bağlacıyla "-de,-da,-te,-ta" ekleri birbiriyle karıştırılmamalıdır. Pratik olarak birbirinden şu şekilde ayırt ederiz: Cümle içerisinde cümleden "de"yi çıkartırız, eğer cümlenin yapısında bir bozukluk olmuyorsa o "de" bağlaçtır. Cümlenin yapısı bozuluyorsa o "de" bulunma durum ekidir.
 
"mi" soru edatının yazımı:
"mı, mi, mu. mü" soru edatı eklendiği sözcükten her zaman ayrı yazılır, kendinden sonra gelen ekler soru edatına bitişik yazılır:
Soru edatı olan "mı, mi, mu. mü" ile fiilden fiil yapan olumsuzluk eki olan -ma,-me'nin darlaşmış biçimi birbiriyle karıştırılmamalıdır:
Soru edatı olan "mı, mi, mu, mü" cümleye soru anlamından başka anlamlar da katabilir.pekiştirme görevi, zaman anlamı ve reddetme, kabullenmeme anlamında kullanılabilir.
Bazı kimseler de serçe gibidir; akılları hep darıdadır. /Bağlaç olduğu "de" için ayrı
Gönül meselesini de ne yazık ki bilgi ile hâlletmek her zaman mümkün değildir.,1 Bağlaç olan 'de" ve "ki" ayrı.
Onun için dikkat ederseniz erbabı, bu gibi hâllerde daha çok kahve falına, el falına başvururJ Hal eki olan "-de" bitişik.
Sonunda kala kala daha kolayca, mantıkla ve hayattaki tecrübelerle içinden çıkmak mümkün olan suallere cevap vermek işi kalıyor ki Mustafakemalpaşa kazasından bana mektup gönderen vatandaş­larıma önce böyle bir sual sordukları için teşekkür ederim. I hayattaki sıtat olan ki bitişik, kalıyor ki bağSaç oüars ki ayrı.
Sonra itiraf edeyim ki Mustafakemalpaşa kazasında oturanlardan birkaç kişi tarafından hatırlan­mam da hoşuma gitti. /Bağlaç olan "de" ve "ki" ayrı.
Mustafakemalpaşa 'dan mektup yazanlar "İnsanların büyüklerinden veya karşılarındaki/erden tak­dir görmeye ihtiyaçları var mıdır?" diye soruyorlar, /soru edatı olan "mı-" ayrı.
Onlara göre de çalışan insanları takdir etmek, tebrik etmek lazımdır ki şevke gelsinler. /Bağlaç olan "de" ve "ki" ayrı.
 
 
 
Bazen bir tatlı söz insana en büyük mükâfatlardan daha fazla gayret verdiği hâlde zaman olur ki bir gönülsüz bakış insanı tuttuğu işten buzlar gibi soğutuverir. /Bağlaç olan "ki" ayrı.
Bu dayaklı terbiye sisteminin sonu ne olmuş biliyor musunuz? /soru edatı olan "mı-" ayrı.
Bütün bu külfetlere o sanatkârlar sadece maaşlarını almak için mi katlanıyorlar dersiniz? soru edatı olan "mı-" ayrı.
 
ANLAMA VE YORUMLAMA
1. Burada kastedilen tür olarak sohbet mi yoksa dostlar arasında yapılan konuşmalar mı olduğu net olarak belli değildir. Ancak bir anlama yorumlama sorusu olduğuna göre dostlar arsındaki sohbet­ten bahsediyor olması da mümkün. Eğer önce buna cevap verecek olursak tabiî ki konuşmayla sohbet aynı şey değildir. Sohbet dostlar arasında yapılır. Herkesin konuşması da gerekmez. Yapılan konuş­maları dinlemekte sohbet ortamının içinde olmak da yeterlidir. Sohbetin özünde dostluk ve sevgi oldu­ğundan herkes bu ortamdan bir şeyler alır. Bu anlamda sohbetler psikolojik terapilerdir. Konuşma ise tek taraflı yapılan eylemdir.
Sohbette olduğu gibi karşılıklı yalnızlığı gidermek, derdi dindirmek, sevgiyi paylaşmak ve muhab­beti arttırmak söz konusu değildir.
Eğer burada kastedilen tür olarak sohbetse yukarıda bu türün özelliklerini vermiştik. Dolayısıyla her konuşmanın da sohbet olarak değerlendirilemeyeceğini söylemiştik.
 
2. "Günümüz modern çağında iletişim araçları yaşantımızda büyük rol oynamaktadır. İletişim araçları en fazla ilgi gören ve en popüler boş zaman düzenleyicisidir. Özellikle çocuklar açısından bakıldığında: zihinsel, sosyal, duygusal hatta fiziksel alanlarda olumlu olumsuz etkileri olduğu görül­mektedir."
Örneğin internet sayesinde çocuklar ve gençler elektronik posta ve sohbet odaları aracılığıyla ye­ni dostluklar kurmakta, arkadaşlıklarını sürdürmekte, sosyal yaşantılarını paylaşmakta, gündelik olay­lar hakkında sohbet etme imkânı bulmakta ve sosyal ilişkilerini sürdürmektedirler. Ancak internetin ve diğer kitle iletişim araçlarının dost ve arkadaş sohbetlerinin yerini almaları dolayısıyla toplumsal ya­şamdan kendi soyutlama gibi olumsuz etkileri de vardır. Elektronik ortamda yapılan mekanik sohbet­lerle yüz yüze yapılan göz teması olan sıcak sohbetlerle aynı etkiyi göstermesi mümkün değil­dir. Çağımız iletişim araçlarının sohbet etmeye ve sohbet türüne olumlu etkisinden çok olumsuz etki­sinden söz edilebilir.
 
7.ETKİNLİK
 
Söylemiş Olayım
 
Geçenlerde Birleşmiş Milletlerin hazırladığı Küresel Isınma Raporu'nu okudum gazetede. Küre­sel ısınmanın etkilerinin her geçen gün daha da artması somut verilerle gözler önüne seriliyor ve küre­sel ısınmanın etkisinin düşünülenden çok daha fazla olacağı vurgulanıyor raporda.
Kimin marifetidir bu durum diye sorulacak olursa, tabiî ki bizim yani insanların marifeti bu sonuç. Peki nedir bu küresel ısınma? İnsanlar tarafından atmosfere salınan gazların sera etkisi yaratması sonucunda dünya yüzeyinde sıcaklığın artmasına küresel ısınma deniyor. Güneş gereğinden fazla ısıtıyor bizi.
Yahu gidecek başka yerimiz mi var? Kendi elimizle geleceğimizi yok ediyoruz. O raporda hiçbir önlem alınmazsa bu yüzyıl sonunda küresel sıcaklığın ortalama 2 derece artacağı tahmin ediliyor. Peki dünya sıcaklığı iki derece artsa ne olur bilir misiniz? Kutuplardaki buzullar erir, deniz suyu seviye­si yükselir ve kıyı kesimlerde toprak kayıpları artar. Yine buna bağlı olarak dünyanın bazı bölgelerinde kasırgalar, seller ve taşkınların şiddeti ve sıklığı artarken bazı bölgelerde uzun süreli, şiddetli kuraklık­lar ve çölleşme etkili olur.
Bunlar size uzak gibi mi geliyor? Tabii bunları direk yaşamayınca öyle gelir. Ama aslında bunları yaşıyoruz. Biraz daha dikkatli bakarsak görebiliriz. Bakın kışın sıcaklıklar artıyor, ilkbahar erken geli­yor, sonbahar gecikiyor, hayvanların göç dönemleri değişiyor. Yani iklimler değişiyor. Siz bunu hala  fark etmediyseniz büyüklerinize sorun. Bakın o eski kışlardan, baharlardan, yazlardan, hayvan türle­rinden bahsetsinler. Hep nerde o günler diyerek anlatacaklardır.
Bizim yapabileceklerimiz de olmalı. Daha fazla geç kalmadan bir şeyler yapabiliriz herhalde. Kendi evimizden başlayalı o zaman. Bir kere az enerji tüketen ampullerle evimizdeki ampulleri değiş­tirmemiz lazım. Hem de tasarruf yapmış oluruz fatura az gelir kötü mü?
Bir kere şu televizyon işini halletmeliyiz. Biz bir taneden geçtik bazı evlerde yatak odasından mut­fağa varıncaya kadar her yere televizyon almışız sürekli ağzımızı ayırıp ona bakıyoruz. Şu televizyon sayısını azaltalım mümkünse hiç kullanmayalı diyeceğim ama.
Klimaları kullanmamaya çalışalım mecbursak da enerjiyi en az harcayanını tercih edelim.
Asıl çarenin ne olduğunu herkes biliyor da nasıl vazgeçeceğimizi bilmiyor. Çare şu savurganlığa bir çözüm bulmak; elektriğinden suyuna her şeyi korkunç bir şekilde tüketme hastalığının önüne geç­mek. Bunun önüne geçersek hem dünyayı kurtarmaya katkımız olacak hem de cüzdanlara.
KOMİSYON
 
(Örnek olması açısından küresel ısınmayla İlgili bir sohbet yazısı yazdık. Ancak herkesin farklı yazabilmesini sağlamak amacıyla teknolojiyle ilgili bilgi verdik. Siz okuduğunuz sohbet yazılarından ve türün özelliklerinden hareketle aşağıdaki bilgileri kullanarak "teknolojinin insan hayatındaki olumlu ve olumsuz sonuçları" üzerine sohbet yazınız.)
 
Teknoloji
Sanayileşmenin en belirgin öğesi teknoloji üretebilmektir. Teknoloji üretebildiğiniz, bilgiyi ürün ta­sarlamada kullanabildiğiniz takdirde ticarette rekabet üstünlüğünü, savunma sistemlerinde de caydırı­cılığı sağlayabilirsiniz. Kimse kendisine üstünlük sağlayan bir şeyi başkasına vermeyeceğine göre salt teknoloji transferi yaparak sanayileşmemiz ve kalkınmamız, savunma sistemlerinde de caydırıcılığı sağlamamız olası değildir. Bu nedenle amaç kendi teknolojimizi kendimizin üretmesi olmalıdır. Kendi teknolojisini üreten bir sanayileşme ile ulusal ekonomiye, ülkenin mühendislik gücüne ve ulusal tekno­lojiye en yüksek katkıyı sağlayabilir, beyin göçünü önleyebilirsiniz. Teknolojiyi kısaca bilimsel bilgiden yararlanarak yeni bir ürün geliştirmek, üretmek ve hizmet desteği sağlamak için gerekli bilgi, beceri ve yöntemler bütünü olarak tanımlayabiliriz. Bu duruma göre özgün üretim için gerekli safhaları da dörde ayırabiliriz.
 
• Bilimsel bilgiye ulaşmak veya geliştirmek
• Bilgiden faydalanarak bir ürün tasarlamak (tasarım yeteneği veya teknolojisi)
• Tasarlanan bir ürünün üretim tekniklerini belirlemek (üretim teknolojisi)
• Üretim
 
Bir ürün geliştirmek için gerekli malzeme ve ekipmanı çeşitli kaynaklardan bulabilirsiniz. Bu ne­denle önemli olan tasarım yeteneğine sahip olmaktır. Tasarım yeteneğine sahipseniz her şeyi yapabilirsiniz. Bağımsızlık da bundan sonra gelir.
Teknoloji ülkelerin gelişmişlik düzeyini belirlemekte ve uluslararası yarışta, sahibine büyük bir ti­cari üstünlük sağlamaktadır. Dünya ulusları teknoloji üretebilenler ve üretemeyenler olarak ikiye ayrıl­makta, teknoloji üretemeyen uluslar az gelişmiş uluslar olarak sınıflandırılmaktadır.
Gelişmiş ülkelerde, ürün rekabeti, bilimsel ve teknolojik yetkinlik rekabetine dönüşmüştür. Klasik anlamda rekabet gücünü belirleyen faktörler arasında doğal hammadde kaynaklarının bolluğu, ucuz işçilik gibi temel üretim faktörleri yer alırken, günümüzde ileri ve özellikli üretim faktörleri belirleyici duruma gelmiştir. İleri üretim faktörleri, nitelikli iş gücünü, Ar-Ge altyapısını, modern bir haberleşme ağını ve bilişim (enformasyon) teknolojilerinin etkin kullanımını içerirken, özellikli üretim faktörleri, belir-i alanlarda yoğunlaşmış bilgi ve beceriye sahip iş gücü ile bilgi ve deneyim birikimini içermektedir. Diğer yandan, başta elektronik, enerji, bilişim, uzay, biyomühendislik, organik kimya endüstrileri gibi bilim ve teknoloji temelli" sektörler ile bunların bir bileşkesi olan savunma sanayii, en yüksek oranda katma değer yaratan, dolayısı ile toplumsal refaha katkıları en yüksek olan sanayi dallan olarak ortaya akmaktadırlar.
 
 
Teknolojik gelişmeler kültürleri oluşturup, onları değiştirebilirler mi?
Fransız kuramcı Pierre Levy'e göre; teknik ve kültür birbirinden ayrı olarak asla var olamazlar. Teknolojinin tek başına bir anlamı yoktur, ancak bir kültür içinde varolduğu zaman gerçek anlamını bulur. Teknolojik gelişmeler çoğunlukla toplumların gelişmeleriyle doğru orantılı olarak ilerler. Yeni teknolojilerin toplumlar ve kültürler üzerindeki ani etkisi pek çok araştırmacının ilgisini çekmekte-dir.Andre Vitalis. Bordeaux Üniversitesinde Medya Araştırmaları Merkezi Sorumlusu, aslında her şeyin iki kelimeye yüklediğimiz anlamla ilgisi olduğunu vurgular; toplum ve bilişim.Bilişim bağımsız olarak bir değişim yaratır ve toplum bu değişime zorunlu olarak katlanır, ona uyum sağlamaya çalışır. Toplum yeni gelişen bir teknolojiyi kabul edip etmeyeceğine, ona uyum sağlayıp sağlayamayacağına ve onu özümseyip özümseyemeyeceğine karar verir. Birinci görüş bizi daha çok, teknolojinin el ite bir kesim tarafından kendi çıkarlarına uygun olarak kontrol edildiği ve sonuçta toplumun hizmetine ancak onu kontrol edenlerin istediği ölçüde sunulduğu kötümser (pesimist) söyleme götürür. Buna göre de, toplumun bu sonuçlara katlanmaktan başka çaresi yoktur. İkinci görüşe göre ise. yeni teknolojilerin, özellikle internetin bize sunduğu güç aslında toplumun eline sunulmuş bir güçtür. Bugün yeni teknoloji­ler sayesindedir ki, gelecek için daha demokratik, insanlar arasındaki iletişimin daha iyi olduğu, yeni bir paylaşım türünün yaratıldığı ( elektronik posta, sohbet forumları, tartışma grupları ), değişik kültür gruplarının kendini daha iyi tanıtma imkânı bulduğu bir toplum yaratılabilir. Maddi dünyayı ve onun kültürel uzantıları olan, görüntü ve imajları birbirinden ayırt edemeyiz. Bu durumda teknolojiyi bir top­lumun ya da kültürün parçası olarak ele almak daha yerinde olur. Bir sorunun sadece teknik olduğunu düşünmek yerine onun sosyal ekonomik ve kültürel uzantıları olduğunu da varsaymalıyız. Böylece kültür ve teknoloji arasındaki ilişkiye, onu kullanan, yorumlayan, benimseyen ya da reddeden toplu­mun aktörlerini de katmış oluruz. Teknoloji projelerin, sosyal ve kültürel bildirimlerin bir uzantısıdır. Teknolojinin kullanımı ve varlığı, insan ilişkilerini faklı olarak etkilemiştir. Buhar makinesi tekstil işçileri­ne 19. yüzyılda nasıl hizmet etmişse, bugün de bilgisayarlar bireylerin iletişim kapasitesi arttırmak için hizmet vermektedir. Sonuç olarak Fransız Kuramcı Pierre Levy'nin de önemle altını çizdiği gibi bir teknolojinin sosyo-kültürel etkilerinden bahsetmeden sadece teknik sonuçlarını ortaya koyamayız. Teknoloji ve kültür arasındaki ilişki, ancak onu kullanan aktörler ve o teknolojiyi kullandıkları ortam göz önüne alınıp incelendiğinde doğru analizlere ulaşılabilir.
 
Teknoloji Gençleri Nasıl Etkiliyor?
Teknoloji, sadece gençleri değil, toplumun tüm katmanlarını etkiliyor. Bu olumlu ya da olumsuz (daha çok da olumsuz) etkilenmeden, teknolojiyi, teknoloji üreten şirketleri suçlamanın pek de doğru olmadığını düşüyorum. Teknoloji, insanlar için hayatı kolaylaştıran büyük bir nimet. Bunu dozajını ka­çırmadan ve doğru amaçlar için kullanmak insanların elinde. Benzer konular gündeme gelince hep verdiğim bir örnek var. Diyorum ki, teknoloji bizi kullanmasın, biz teknolojiyi kullanalım! Birçok ürün ve hizmet üreten şirket var. Bu ürün ve hizmetler içinde bize ve amaçlarımıza uygun olanları seçmek, satın alıp almama kararını vermek bizim elimizde. Tabii ki şirketler kârlarını maksimize etmek için, ardarda yeni ürünler ve hizmetler çıkarıyorlar. Ardarda piyasaya çıkan ürünlerden bazen kafamız bile karışabiliyor. Hangisini satın alacağımızı, hangisinin gerçekten bizin ihtiyaçlarımıza cevap vereceğini tespitte zorlanıyoruz. Böyle bir kafa karışıklığıyla karşılaşmamak için, teknolojiyle ilgili gelişmeleri takip etmek, haber ve yorumları okumak yararlı olacaktır. Özellikle gençlerin, teknolojik ürünleri gösteriş için bilinçsizce tükettikleri görülüyor. Yeni piyasaya çıkan bir cep telefonunu, ailesinin ya da kendisinin ekonomik imkânlarını zorlayarak satın alan, aylar sürecek taksitlere giren gençler biliyorum. Bu genç­lerin tek amacı, çevresindeki arkadaşlarında bulunanlardan aşağı kalmayacak bir ürüne sahip olmak.
 
Teknolojinin Neden Olduğu Hastalıklar
Son 30 yılda başta ABD ve Avrupa olmak üzere tüm dünyada bu alanda yüzlerce araştırma ya­pıldı; hâlâ da yapılıyor. Kimi araştırmalarda dikkat çekici sonuçlara ulaşıldı. Örneğin; 1994'te ABD ve Finlandiya'da yapılan araştırmalar, elektromanyetik alanların çok sık etkisinde kalan işçilerde alzheimer hastalığının normal insanlara göre erkeklerde 4,9 kat ve kadınlarda 3,4 kat daha çok görül­düğünü ortaya koydu.1998'te gerçekleştirilen bir başka araştırmada da radyo operatörleri, endüstriyel donanım işçileri, veri işleme aygıtı tamircileri, telefon hattı işçileri, elektrik santralleri ve trafo merkezle­rinde çalışan işçilerle film makinistlerinde alzheimer, parkinson gibi hastalıklarla beraber başka birta­kım nörolojik bozuklukların daha çok görüldüğü ortaya çıktı.1979'da ABD'de yapılan bir epidemiyolojik (tıbbın, insan topluluklarında hastalıkların dağılımını ve bu dağılıma yol açan etkenleri araştıran bir dalı) araştırma, enerji iletim hatlarına 40 m.'den daha yakın yaşayan çocukların, normal çocuklara göre 2-3 kat daha fazla kansere yakalandığını ortaya koymuştu.1988'de ve 1991'de yine ABD'de, 1992 'de İsveç ve Meksika'da ve 1993 'de Danimarka'da yapılan araştırmalarsa çocuklarda görülen kanserlerle ve özellikle de lösemiyle iletişim hatlarına yakın yaşama arasında bir ilişki olduğunu ortaya koydu.
Mayıs 1998'de İsveçli bilim adamı Dr. Kjell Hansso Mild, ekibiyle birlikte gerçekleştirdiği büyük bir araştırmanın sonuçlarını açıkladı. Çalışma sonucuna göre. cep telefonuyla uzun süre konuşanlarda yorgunluk, baş ağrısı, deride yanma hissi ortaya çıkıyordu. Kulaklık-mikrofon seti kullananların % 80'inde bu tip sorunların olmadığı gözlendi. Haziran 1998'de Almanya'da Freiburg Üniversitesi Nöro­loji Kiiniği'nde yapılan bir araştırmada da cep telefonlarının yüksek tansiyonla ilişkisi ortaya kondu. Bu araştırmada 10 gönüllünün başlarına cep telefonu bağlandı. Araştırmacılar, deneklere haber verme­den telefonları açıp kapadılar. Telefonlar açıkken, deneklerin tansiyonlarında 5-10 mm Hg'lik bir artış gözlendi.
İngiltere’de yapılan ve 11.000 kişinin gönüllü olarak katıldığı bir başka araştırmadaysa, uzun süre cep telefonuyla konuşanlarda baş ağrıları, baş dönmesi ve dikkat dağılması gözlendi. Bilimsel araş­tırmaların art arda gelen bu olumsuz sonuçları insanları kuşkulandırıyor. Artık "cep telefonlarının insan sağlığına daha ciddi etkileri olabilir mi?" diye düşünüyor herkes. Yine ilk akla gelen soru : "Cep telefonlarıyla kanser arasında bir ilişki olabilir mi?"
Dünyada 200 milyon dolayında cep telefonu kullanıcısı var. Bu sayı ABD'de 80 milyonun üzerinde ve her ay buna yaklaşık 1 milyon ekleniyor. Cep telefonunun insan sağlığına etkileri ve özellikle de kanserle ilişkisi üzerinde yürütülen çalışmalar ABD'de merakla izleniyor. Çünkü beyinlerinde tümör oluşmuş onlarca kişi. iletişim şirketlerine dava açmış durumda. Tümör oluşumlarına cep telefonlarının mikrodalga yayınlarının yol açtığını ileri sürüyorlar. Benzer davalar başka ülkelerde de açılmış durum­da. Bilimsel araştırmaların sonuçları bu davaların seyri açısından büyük önem taşıyor. ABD'de cep telefonu endüstrisi beş yıldır, cep telefonlarının insan sağlığı üzerine etkilerini araştıran çalışmaları destekliyor. Hatta bunun için Telsiz iletişim Endüstrisi Birliği, 1993'te Telsiz Teknoloji Araştırmaları VVTR) adlı bir araştırma kurumu bile kurdu. Bu kurumun asıl amacı, öncelikle beyin tümörleri olmak üzere birçok hastalıkla cep telefonları arasında bir ilişki olup olmadığını saptamak.
Sağlığımızı tehlikeye atacağımıza, cep telefonlarımız acil durumlar dışında kullanmamaya çalışa­lım. Böylece hem beynimiz, hem de cebimiz rahat eder...
 
Sonuç
Teknoloji günümüzün vazgeçilmez unsurlarından biridir. Ülkelerin gelişmişlik seviyesi bulundur­dukları teknolojik ortamları ile değerlendirilmektedir. Teknolojinin kullanım alanları oldukça geniştir. Eğitimden, savunma sanayine kadar her alanda kullanılan teknoloji sosyal ve ekonomik hayatında bir vazgeçilmezi durumuna gelmiştir.
Teknolojinin faydaları ve zararları; teknolojiden faydalanma durumumuza göre değişmektedir. Örneğin bir televizyonu genel kültürümüzü artırıcı programları izlerken kullanmamız faydalı, zamanı  öldürürken kullanmak zararlı olduğu gibi. Bu örnekler çoğaltılabilir; son yüzyılın buluşu olarak değerlendirilen internet ise; elektronik ortamda hızlı bir şekilde bilgiye ulaşmamızı sağlarken; internete bağımlı insanlar oluşturup, sosyal hayattan insanların kopmasına da neden olmaktadır. Buradaki ölçü demek ki teknolojiyi ne şekilde kullandığımızda.
Teknolojinin günümüzde geldiği ürküten boyutu ise; özellikle gen teknolojisinin çok gelişip insan-arı klonlamaya kadar geldiği bu da gelecek için robotlaşan ve tek tip insanların türemesine neden olabilir. Diğer yandan gelişen teknoloji ile birlikte biyolojik ve kimyasal silahların üretilmesi insanlığı tehdit eden diğer teknolojik tehlikeler olarak değerlendirilebilir.
Teknolojinin kullanımı ve sonuçları değişmektedir. Örneğin; teknoloji kullanılarak kurulan bir fab­rikada üretim yapılmakta ama artıkları doğaya zarar vermektedir. Yine teknoloji kullanılarak arıtma tesisleri kurulup bu tehlike minimuma indirilmektedir. Yani teknolojinin fayda ve zararları birlikte ilerle­yip kullanıma göre netice vermektedir.
Vikipedi, özgür ansiklopedi
 
 
8. ETKİNLİ K
Yapılan sohbetteki mahallî ve kişisel söyleyişlerin sohbete içtenlik ve samimiyet katacağı muhak­kaktır. Bu söyleyişler sayesinde dinleyiciler sıkılmayacak ve sohbet daha ilgi çekici bir hale gelecektir.
 
9.ETKİNLİK
Türk ve dünya edebiyatında sohbet türünün önemli temsilcileri ve bunların eserleriyle ilgili yukarı­da bilgi verilmişti. Bu bilgileri kullanarak bir sunum yapınız.
 
ÖLÇME VE DEĞERLENDİRME
1.
• Sohbet türünde dil ağırlıklı olarak göndergesel işlevinde kullanılır.
• içtenlik, doğallık sohbet türünün en belirgin özelliklerindendir.
2.
• Sohbette herkesin ilgileneceği konular seçilmelidir. ( D )
• Bir doktorun, o gün yaptığı ameliyatı, teknik terimlerle yüklü olarak anlatması iyi bir sohbettir. (Y)
• Sohbette nükteli sözlere, herkesin bildiği fıkralara, atasözü ve halk deyişlerine yer verilir.(D)
• Sohbette konular gündelik olaylardan, sanat ve edebiyat dünyasından, bir de herkesin paylaş­tığı ortak yaşantılardan ve değerlerden seçilir. ( D )
3. C) Belirli bir konusunun olmaması, her konuda yazılabilmesi
4. E) I - IV
5. E) Hayalimde ki her şey gerçek oldu.
 
 
 
< Önceki   Sonraki >


Site Tasarımı
www.isyeriweb.com