Skip to content
޵ an: Ana Sayfa arrow Edebiyat arrow 12.Sınıf Dil ve Anlatım Roman Ünitesi- Etkinlikler-Ölçme Değerlendirme
12.Sınıf Dil ve Anlatım Roman Ünitesi- Etkinlikler-Ölçme Değerlendirme Yazdır

ROMAN

 

Olmuş veya olabilecek bazı olayların kişi, yer, zaman ve mekan çerçevesi içinde anlatıldığı men­sur eserlere roman denir. Roman anlatmaya dayalı bir edebiyat türüdür. Esas olarak kurgusu anlatıla­cak bir hikâye ile bunu an latan bir anlatıcıya dayanmaktadır. Bu bakımdan romancı dilin sağladığı imkânlardan en geniş ölçüde yararlanır. Esasen romanı edebi kılan yönde romancının dili kullanma yeteneğinde saklıdır. Roman sanatında asıl hedef, insan gerçeğini anlatmaktır. Bunun dışındaki diğer unsurlar, insan hayatını anlatmak için kullanılan vasıtalardan ibarettir.

 

Romanın Unsurları

 

1. Konu

Roman, hayatı veya hayatın ana olaylarını hikaye eden edebi tür olduğundan romanlarda konu bir olaylar bileşkesidir. Ancak bu olaylar dizi halinde değil iç içe bulunurlar. Anlatılmak istenen husus da bu olaylar içine dağılmış haldedir. Roman konularının en önemli özelliği olmuş veya olabilir nitelikte olmasıdır. Bu bakımdan olağan dışı, masalımsı vakalar romanda hoş karşılanmaz.

Romanlar, işledikleri konulara göre bazı çeşitlere ayrılırlar:

 

ROMAN   ÇEŞİTLERİ

 

a.Tarihi Roman : Tarihteki olay ya da kişileri konu alan romanlardır. Yazar tarihi gerçek­leri kendi hayal gücüyle birleştirerek anlatır.

 

b. Macera Romanı: Günlük hayatta her zaman rastlanmayan, şaşırtıcı, sürükleyici, esra­rengiz olayları anlatan romanlardır "Serüven Romanları" da denir. Bir araştırma ve izlemeyi anlatan "Polisiye Roman ", alışılmışın dışında uzak yerleri ve yaşamları anlatan" Egzotik Romanlar" da bu gruba girer.

 

c. Sosyal Roman : insan yaşamını sınırsız kültür birikimi içinde yer alan ve insanı derinden etkileyen toplumsal, siyasi olaylar, inançlar, gelenek ve görenekleri bazen eleştirisel, bazen de bilimsel   açıdan ele alıp anlatan romanlardır

 

Bir fikri savunup bilimsel verilerle olaya yaklaşan "Tezli Roman; toplumdaki inanç ve gele­nekleri anlatan Töre Romanı bir olayı eleştirisel yaklaşımla anlatan "Yergi Romanı", belli bir yerin özelliklerini anlatan "Mahalli Roman sosyal romanın çeşitleridir.

 

ç. Psikolojik Roman: (Tahlil Romanı ): Dış alemdeki olaylardan çok, kahramanların iç dünyasını, ruh hallerini ele alarak kişilerin toplumla ilişkilerini, bunların birbirinden nasıl etki­lendiklerini anlatan romanlardır.

 

d. Otobiyografik Roman: Yazarın kendi yaşamın anlattığı romanlardır.

 

NEHİR ROMAN : Bir kişinin, bir toplumun   hayatındaki gelişmeleri ya da tarihi bir olayı birden fazla cilt halinde anlatan romanlardır.

 

2. Plan

Romanlarda konular, bir temel vakanın etrafında gelişen olaylarla anlatılır. Olay örgüsü, romanın temel unsurlarından biridir. Olayların ve karakterlerin zaman içindeki gelişmesi, romanın yapısının ana eksenini oluşturur. İşte plan, bu olay örgüsünün belli bir düzen içinde geliştirilip işlenmesidir. Bu plan genellikle üç bölümden oluşur.

 

Giriş (serim): Romanda kişilerin ve çevrenin okuyucuya tanıtıldığı, olayların başladığı ilk bölüm­dür.

 

Gelişme (düğüm): Olayların gittikçe yoğunlaştığı, belli çatışmaların gerçekleştiği, kahramanların belli engellerle karşılaştığı bölümdür. Bu bölümde okuyucunun ilgisi, dikkati ve heyecanı doruk nokta­sına ulaşır. Bir an önce çatışmaların sona ermesini ve engellerin aşılmasını bekler.

 

Sonuç (çözüm): Çatışmaların ve engellerin ortadan kalktığı, düğümün çözüklüğü, olayların sona erdiği bölümdür.

 

Bazı romanlarda başlangıç, gelişme ve sonuç biçimindeki ana yapının çok belirgin olmasına kar­şılık, bir kısım romanlarda ise bu plan değiştirilerek uygulanmaktadır. Olayların akışındaki düzenin bozulması şüphesiz planı da değiştirmektedir.

 

3. Olay

Romanın ana unsurlarından biri de olay örgüsüdür. Bu olaylar yazarın tanıdığı veya gözlediği ya­şanılan hayattan alınabileceği gibi, hayalinde canlandırıp tasarladığı olabilir hissini veren vakalar dizi­sinden de meydana gelebilir. Romanda olaylar dağınık vaziyette bulunmazlar. Birbirlerini destekleyen, sebep-sonuç ilişkisi içinde gelişme gösteren bir tertip oluştururlar. Ancak klasik romanlarda olduğu gibi olaylar, her zaman kronolojik sıra içinde ileriye doğru gelişme kaydetmezler. Bazen yazarlar, kahra­manlarının kimliğine açıklık getirmek veya halihazırda cereyan etmekte olan bir olayı izah etmek için geriye dönüş tekniğini kullanarak, olayların oluşundaki tabii sırayı bozabilirler.

 

4. Zaman

Zaman da her romanın yapısının en temel unsurudur. Çünkü romanda olay/olaylar mutlaka bir zaman dilimi içerisinde cereyan ederler. Bütün romanlar insanı tek başına değil, başka insanlarla iliş­kisi bulunan, geçmişi ve geleceği olan bir varlık olarak ele alırlar. Buna göre romanlarda zaman, geç­miş, içinde bulunulan an ve gelecek olmak üzere üç boyutuyla ele alınır. Yazar, bu üç boyutlu zamanı, bazen içinde bulunulan andan geleceğe doğru akıtır, bazen de hatırlamalarla geriye doğru taşır. Çün­kü insan yalnızca geçmişin, yalnızca yaşanılan anın, ve yalnızca geleceğin değil, her üçünün bir terki­bidir. Çağdaş romanlar insanı bu bakış açısıyla ele almışlar ve in sanın karmaşık dünyasını ayrı ayrı kesitte değil, aynı kesitte vermek yoluna gitmişlerdir.

 

5. Mekan

Romanın önemli bir unsuru da mekandır. Mekan, romanda olayların geçtiği yerdir. Hayattaki in­sanlar gibi roman kişileri de bir coğrafi bölgede, bir şehirde, bir köyde, mahallede vb. yerlerde yaşarlar. Olaylar böyle geniş mekanlarda cereyan edebileceği gibi, okul, hastane, ev, apartman dairesi gibi dar mekanlarda da geçebilir. Olayların geçtiği bu mekanlar okuyucuya tasvirle tanı Çevre ile baştan geçen olaylar ve kahramanların mizaçları arasında türlü bağlantılar bulunur ve romancı, kişileri daima mekan ve eşya ile birlikte ele alıp değerlendirilir. Bununla birlikte tamamen gerçek dışı mekanlarda geçen romanlar da vardır. Bilim kurgu romanlarının Çoğu hayali bir coğrafyada geçerler.

 

 

6. Kişiler

Romanın esas unsurlarından biri de kişilerdir. Roman kişiler üzerine kurulur. Bu kişilerin en önemli özelliği toplumda rastlanabilir nitelikte olmalarıdır. Romanda olayın cereyan ettiği yerde, bir de o olayın meydana gelmesine sebep olan, onu meydana getiren vardır. Bu bir insan olabileceği gibi, kendisine insan hüviyeti verilmiş temsili varlıklar, mesela hayvanlar, bitkiler, çeşitli cansız varlıklar, hatta kavramlar bile olabilir. Olaylar içinde yer alan bütün bu canlı cansız varlıklara şahıs kadrosu adı verilir. Peyami Safa'nın "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu" romanında "hastane koğuşu" ve "hastalık", "Matmazel Noralya 'nın Koltuğu "nda ise cansız bir nesne olan "koltuk" şahıs kadrosu içinde yer alır.

Romanda kişiler, birbirlerinden ayrı değil, daima birbirlerine bağlı olarak hareket ederler ve olaylar içindeki oynadıkları role göre romanda yer alırlar. Bu kişiler ya dış davranışları ve fiziki görünüşleriyle ya da iç yaşantıları ve psikolojik yapılarıyla tanıtılır ve belirginleşirler.

Romanda kişiler tipler ve karakterler diye iki 'gruba ayrılır. Tip bir özelliği öne çıkarılarak abartılan, belli bir toplumsal davranışın veya fikrin sözcüsü, temsilcisi olan roman kişisidir. Tip ferdi ya da ben­zersiz değil, geneldir. Bir devrin veya grubun ortak özelliklerini kendinde toplamıştır.

Karakter ise dış davranışından çok iç yaşantısıyla beliren kişidir. Bu yüzden kişinin yüzeyini değil derinliğini, psikolojik yapısını verir.

 

 

7. Dil ve ifade Çeşitleri

Edebi eser dile dayalı olarak meydana getirilir. Roman da bir edebi tür olduğundan o da, bir dil sanatıdır. Romancı dilin bütün imkanlarından yararlanarak bir dünya kurar. Kurduğu dünyanın inanılır, gerçek hayatta rastlanabilir nitelikte olmasına çalışır. Bunun için de uygun bir dil ve üslup kullanmak zorundadır. Her edebi eserde olduğu gibi, romanda da üslup ve anlatım son derece önemlidir. Ro­manda kullanılan belli başlı anlatım çeşitleri şunlardır:

Tasvir: Romanda en çok başvurulan anlatını yollarından biri olan tasvir, sözle resim yapma ya da eşyayı görülür hale koyma sanatıdır. Romancı olayları, çevreyi ve kişileri tasvir sanatından yararlana­rak göz önünde canlandırır ve görülür hale koyar.

 

Tahlil: Roman kahramanlarının iç dünyalarındaki durumları yansıtmak ve yorumlamak için baş­vurulan bir anlatım biçimidir. Tahlile dayalı anlatımlarda olaylardan daha çok kişi karakterleri ve olayla­rın anlamı önemlidir. Bu yüzden tahlillerle vicdanın, ruhun, bilinçaltının bilinmez istekleri, esrarlı, anla­şılmaz bölgeleri açığa vurulmak istenir. Bu anlatımda ya anlatıcı, roman kahramanının duygu, düşün­ce ve psikolojik durumunu inceden ince- ye aktarır ya da kahramanın kendisi ruhi durumunu dile geti­rir. Roman kahramanının iç dünyasını dışa vurması da içinde b ulunduğu psikolojik durum doğrultu­sunda ya kendi kendisiyle (monolog) veya karşısında biri varmışçasına konuşmasıyla (diyalog) ger­çekleşir. Böylece romancılar iç konuşmalara yer vermek suretiyle tahlile dayalı anlatım biçimlerini zen­ginleştirirler.

 

Diyalog: Roman kahramanlarının, birbirleriyle karşılıklı olarak konuş malandır. Diyaloglar, ro­manlarda geniş ölçüde yer alırlar, iyi bir romanda karşılıklı konuşmalar, kahramanların yaşlarına, sos­yal çevrelerine, eğitimlerine, mesleklerine, kültür seviyelerine uygun olur.

Romanlar, yazılışlarındaki şekil bakımından da bazı kısımlara ayrılırlar. Kimi romanlar mektup, kimi romanlar da anı biçiminde yazılırlar.

Romanlarda anlatım ya 1. tekil kişi veya 3. tekil kişi anlatım tekniğiyle gerçekleşir. 1. tekil kişi an­latımda roman kahramanı, kendi başından geçen olayları anlatır. 3. tekil kişi anlatımında ise olaylar, olayların dışında üçüncü bir kişi tarafından anlatılır.

(Mustafa Özkan- Hatice Tören- Osman Esin, "Yazılı ve Sözlü Anlatım" adlı eserden yarar­lanılmıştır.)

 

HAZIRLIK

 

  1. 'Toplum yapımızda bu türün dünyasını teşkil edecek şekilde sınıflar veya fertler arasında "problemli", çatışmalı ve huzursuz bir hayatın söz konusu olmaması, insanların cinsler arasındaki mahremiyet hududlarını aşındıran flörtlü bir aşk hayatını, yalnızlığa itici, zorluklar karşısında tek başı­na bırakıcı ve yaşamayı trajikleştirici bir ferdi hayatı yaşamıyor olması, kısaca, bizim "hayatımızın ro­man olmaması" romanın 1860'lardan itibaren çok uzun süre bir bocalama ve eğretilik içerisinde bu­lunmasına yol açmıştır. Bu tarihten sonradır ki, insanlar artık toplum içinde hayatlarının romanlaştırıl-dığının farkına varmış; şuuraltlarında, romanı mutluluktan uzak, sıkıntılı, felaketlei. kötü yaşanmış hayatların destanı gördüklerinin ipucunu da verecek mahiyette, arbesk bir yaklaşım ve argo dille de olsa sık sık "hayatım roman abi" şikayeti duyulur olmuştur." (M. Fatih Andı, İnsan Toplum Edebiyat)

 

 

 

 

2. ETKİNLİK

Yazın (Edebiyat) Akımları

Toplumlardaki değişimler, sanatta da kendini gösterir. Sanatın bir kolu olan yazın alanında da bu değişimi görürüz. Şair ve yazarların yapıtlarında ortak özelliklere rastlanır. Ortak özellikler, birçok sa­nat alanındaki sanatçılar tarafından kullanıldığında bir akımı oluşturur.

Klâsisizm bunların başlangıç noktası gibi kabul edilse de bu akımdan önce de akımlar vardır. Ge­rek antik düşüncenin yeniden değerlendirilmesi, gerek yazın türlerinin gelişme süreci ve diğer sanatlar la ilişkileri, gerekse Rönesans'la birlikte değişen değerlerin anlam kazanmaya başladıkları dönem olduğundan klâsisizmden başlanması uygun görülmüştür.

Klâsisizm, 17. yüzyılda Fransa'da ortaya çıkmıştır. Antik Yunan ve Roma sanatının etkileri görü­lür. Bu akımda amaç, ideal bir güzellik duygusu yaratmak, herkes için geçerli olan değer ölçüleri oluş­turmaktır. 20. yüzyılda neoklâsizm olarak tekrar kendini göstermiştir.

 

Coşumculuk, 19. yüzyılda Fransa'da ortaya çıkmıştır. Yalnızca klâsik anlayışa tepki değil, aynı zamanda insan yaşamının bütün olanaklarını kapsayan bir bilinç değişimidir. Coşumculuk akla karşı duyguyu, seçkin sınıfa karşı halkı, süslülüğe karşı doğallığı, kurallara karşı kuralsızlığı işler.

 

Parnasizm, 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransız şiirinde ortaya çıkmıştır. "Sanat sanat içindir" gö­rüşünü benimseyen parnasizmde, anlatımın nesnelliği önemlidir. İçerik kadar biçimde önemlidir.

 

Gerçekçilik, 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransa'da coşumculuğa tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu akımda sanatçıya bazı sorumluluklar yüklenilmiştir. Doğaya ve insana özgü olup bitenleri tüm gerçek­liği ile olduğu gibi anlatmak sanatçının en önemli sorumluluğudur. Bu dönemde eleştirel doğalcı ve toplumcu gerçekçilik oluşmuştur. Eleştirel, gerçekçilikte, kentsoylu yaşam eleştirilmiş ve bu yaşamın insanı nasıl körelttiği vurgulanmıştır. Doğalcı gerçekçilikle, doğa olaylarındaki "aynı nedenler, aynı sonuçlar doğurur" ilkesi yaşama aktarılmıştır.

 

Toplumcu gerçekçilik ise insan ve doğayı Marksist dünya görüşü ile açıklar. Buna göre, top­lumsal çatışmayı ve bu çatışmanın insan üzerindeki etkilerini yansıtır. 19. yüzyılın sonlarında özellikle gerçekçilik akımının etkisinde ya da ona tepki olarak ortaya çıkan akımları görürüz. Bunlar çok kısa süreli olmuş ve çok belirgin olmayan zaman dilimlerinde etkin olmaya çalışmışlardır.

 

Simgecilik, 19. yüzyılın sonlarında Fransa'da ortaya çıkmıştır. Özellikle şiir türünden örnekler sunan bir akımdır. Simgecilikte görünen değil, görünenin gerisindeki önemlidir. Şiir dilinin müzikle bü­tünleşmesi gereği savunulmuştur.

 

Kübizm, bir resim akımı olarak ortaya çıkmıştır. Sonradan yazın alanında da görülmüştür. Kübistlere göre dünyadaki küçük olayları ve anlamları yakalamak gerekir. Söylenmemiş olanı, görülme­miş olanı gün ışığına çıkarmak aklın değil, düş gücünün işidir. I. Dünya Savaşı başlamadan ortaya çıkan gelecekçilik akımında yazarlar, var olan biçimleri ve işlenen temaları terk edip çağdaş anlayışta bir tekniğin sağlayacağı bolluğu, huzuru ve varlığı savunmuşlardır.

Dadaizm hareketi, geleneksel değerlere ve inançlara us ve usa dayalı değerlere karşı çıkıştır. Onları yıkmayı amaçlar.

Gerçeküstücülük, kendisinden öncekilerce umursanmayan çağrışım biçimlerine, rüyanın gücü­ne, çıkarsız düşünceye dayanır. Usun dışında kendiliğinden ortaya çıkan ruhsal durum ve olaylar bi­linçaltının ürünüdür.

 

Varoluşçuluk, önceleri bir felsefe akımı olarak ortaya çıkmıştır. Sonradan yazın alanında da gö­rülmeye başlanmıştır. Bu akıma göre, insan kendi özünü kendisi seçer. Bu dünyaya anlam vermek insana aittir ve kendi özünü yaratmada da özgürdür.

Postmodernizm 1960 sonrası Amerika'da ortaya çıkmış bir akımdır. Düşünce olarak mimaride, plastik sanatlarda ve yazın alanında etkili olmuştur. Postmodernizm yaşam biçimi olarak da benim­senmiştir. Modernizme karşı çıkış değil, modernizmin bir sonraki sürecidir.

Bu romanı 11 .sınıf Türk Edebiyatı dersi için okumuştunuz. Hatırlatmak amacıyla romanın özetini burada veriyoruz.

Yard. Doç. Dr. Ali OZTURK (AOF Yayınlarından alınmıştır.)

 

 

3.ETKİNLİK

 

ATEŞTEN GÖMLEK

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yenik sayılan Osmanlı Devleti müttefik güçler tarafından işgal edilmektedir. Türklerin vatan yaptığı son toprak parçası da elinden alınmaya çalışılmaktadır. 15 Mayıs 1919 yılında İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edilir. Bu işgal sırasında, Ayşe adlı genç bir kadının kocası ve çocuğu öldürülür. Ayşe de bir İtalyan ailenin yanına sığınarak İstanbul’daki akrabası Peyami'nin yanına gider. O günlerde İstanbul, ülkenin kurtuluşu uğruna m/lif bir coşkuyla yapılan protesto mitingleriyle çalkalanmaktadır.

Peyami, dışişleri mesleğini seçen bir gençtir. Bacaklarını kaybetmiştir. Hatıralarını yazdığı sıra­larda, kafası da açılacak, içeride kaldığı sanılan bir kurşun aranacaktır.

Peyami'nin uzak akrabası olan Ayşe, İzmir’den, onunla evlendirmek üzere İstanbul'a davet edil­miş, ama Peyami istememiştir. Bunu üzerine, onuruna çok düşkün olan Ayşe, bir daha hiç bir zaman Peyami'yle evlenmemeyi aklına koymuştur. Dolayısıyla bir başkasıyla evlenir. Ayşe'nin kardeşi Cemal de subay olan akrabadır. Harbiye Nezaretindeki Binbaşı İhsan ile Mütareke'nin ilk zamanlarından beri çok iyi anlaşmaktadırlar. O sırada hepsi İstanbul'da bulunmaktadırlar. Peyami'nin annesi, Şişli'deki salonuyla o günlerin kibar kadını, tanınmış kadını, söz geçiren bir kadınıdır. Kadınlar arasındaki pro­pagandayı o idare eder. İstanbul'da, çeşit çeşit inanç, türlü türlü çalışma vardır. Özellikle manda taraf­tarları, ülkeyi bir başka yabancı devletin boyunduruğu altına koymak isteyenler çok çalışmaktadırlar. Bir gün, İzmir'e Yunanlıların çıktığı haberi gelir. Ayşe'nin kocasını, küçük oğlunu, birçok suçsuz insanla birlikte süngülemişler, delik deşik etmişlerdir. Ayşe, İstanbul'a Peyamilere gelir.

Günün birinde, Sultanahmet meydanında büyük bir miting yapılır. Mitinge kadın erkek, çoluk ço­cuk katılmıştır. Asıl gelenler İstanbul’un arka mahalle insanlarıdır. Minarelerin arasında çok büyük, siyah bayraklar asılmıştır. Orada halk, ülke kurtuluncaya kadar dövüşmeye, sanki and içmeye gelmiş­tir.

İşte bu büyük toplantıdan sonra İhsan ile Cemal, Anadolu'ya geçerler. Şiddetli bir tifo geçirdikten sonra Peyami ile Ayşe de, bir kağnıya atlayıp Kandıra köylerinde İhsan'a kavuşurlar. Bir çete kurmuş­lardır. Ulusal harekete karşı koymak isteyen köylüleri yola getirirler. Peyami'yi, dilbilgisinden yararlan­mak üzere, mütercim olarak Milli Müdafaa'ya verirler. Ankara'ya gelir.

Ayşe hemşire olmuş, Eskişehir'e gitmiştir. İhsan, sessiz ve çelikten bir insan gibi, yorulmak bil­meden didinir, çalışır. Hepsi Ayşe'nin, İzmir kızının peşinde, İzmir yolunda ölmeye söz vermişlerdir. Bu sıtmayla, sanki sırtlarına ateşten bir gömlek giymişlerdir. Peyami, büyük bir uğraştan sonra kendini ihsan'ın komutası altındaki birliğe verdirir. İhsan, bir akşam Peyami'ye, Ayşe'yi ne kadar çok sevdiğini anlatır. İkinci İnönü Savaşı'nda, alayının başında, başını kurşunlara uzatarak ölümü beklemiştir. Metristepe'de göğsünden bir kurşun yiyerek bayıldığı an her şeyin bittiğini düşünmüştür. Çok kan kay­betmiştir. Hastanede yer olmadığı için İhsan'ı bir otelde, küçük bir odaya yatırırlar. Ayşe sabahları gelir, yarasını gözden geçirir, çarşaflarını değiştirir, derecesini alır. İhsan, öğleye kadar hep bununla vakit geçirir. Bir akşam, Ayşe ile, İzmir'e inecekleri günü konuşurlar. İzmir'e ilk giren kendisi olmak şartıyla Ayşe'den kendisiyle evlenmesini ister. Ayşe bu sözü vermeden, mantosunu kapar, kaçmaya çalışır. İhsan, yarasını açarak intihara teşebbüs eder. Ayşe de ister istemez geri dönmek zorunda kalır.

Rastlantılar İhsan'a fena bir oyun oynar. Hava değişimi için Ankara'ya gönderilir. Orada, İhsan'ın isteğine aykırı olarak, bir amca kızını onunla evlendirmeye kalkarlar. İhsan bunu kabul etmez, ama dönüşte, trene binerken amcasının kızına, onu öperek veda eder. İşte kötü rastlantı burada olur; Ayşe, bu olayı görmüştür. İzmir'in kızı, o günden sonra İzmir'den başka hiçbir şey düşünmez olur. İhsan'da yırtıcı bir savaş başlamıştır; dışından düşmanlarla içinden kendi kendisiyle savaşmaktadır. İhsan, bir saldırı sırasında, tırmandığı tepenin en yüksek noktasında bir makineli ateşiyle vurulur, Peyami'nin kolları arasında hayatını kaybeder.

Hemşire Ayşe de bu saldırıda vurulanlar arasındadır. Peyami, bir sedye içinde, bir asker kaputu altında onu bulur. Hemşire gömleği kana bulanmıştır. Sol kaşın üstünden iri bir yara almıştır. Ayşe'nin şehit oluşu üzücüdür: Sıhhiye Bölüğünde çalışırken komutanın şehit düştüğü haberi gelir. Bunu duyar duymaz fırlar, en ileri hatta kadar koşar, yakalayamazlar. Bir top mermisi parçasının isabetiyle, işte bu sırada vurulur.

Peyami, Ayşe'yi de, İhsan'ı da Gökçepınar'da yan yana gömdürür. Niyeti İzmir’e en önce girip, bunu Gökçepınar'da yatan Ayşe'ye anlatmaktır. Çünkü, Peyami'ye göre Ayşe hiç kimseyi sevmemiştir. Onun seveceği insan, İzmir'e ilk gelecek olan insandır.

Peyami'nin hatıra defteri böyle biter. Ameliyattan sonra, Cebeci hastanesinin iki doktoru bu konu­da konuşurlar. Yedek asteğmen Peyami Efendi'nin kağıtları incelenmiştir. Ne İhsan isminde bir alay komutanı bulunmuştur, ne de Ayşe adında bir hemşire. Peyami'nin akrabası da bulunmamıştır. Bunun

üzerine iki doktor, hatıra defterindeki olayların, kafasına kurşun girmesinden ileri gelme hayaller oldu­ğuna karar verirler.

 

4.ETKİNLİK

 

Roman düzyazı biçiminde yazılan ve öyküye göre daha uzun olan bir edebiyat türüdür. Roma­nın en yaygın ve kısa tanımlarından biri budur. Roman, kişi ve olaylar aracılığıyla geçmişin ve bugü­nün gerçek yaşamını, az ya da çok karmaşık bir örgü içinde anlatan bir edebiyat türü olarak da tanım­lanır. Bazı tanımlamalara göre ise, roman düş ürünüdür. Gerçek yaşama uygun olabileceği gibi uygun olmayabilir de: romancı kafasında kurduğu bir dünyayı yansıtabilir. Romanda serüven; gelenek, göre­nek ve kişilik incelemesi; duyguların ve tutkuların çözümlemeleri vardır. Bütün bu tanımlar ve niteleme­ler çağdaş roman için de geçerli olmakla birlikte, daha çok 19. yüzyıl romanının özelliklerine dayanır.

Roman sürekli değişen bir edebiyat türü olarak 20 yüzyılın ilk yarısında yeni bir nitelik kazandı 20 yüzyılın ikinci yarısından sonra ise daha kökten değişimler geçirdi yeni roman diye adlandırılan bir roman anlayışı ortaya çıktı. Başta sinema olmak üze re 20. yüzyılın yenilikleri romanı da etkiledi; anla­tım ve kurguda yeni yollar denendi.

Roman öteki edebiyat türlerine göre oldukça genç sayılır. İngilizce ve roman sözcüğüne karşılık olarak kullanılan sözcüklerin kaynağı, "yeni" anlamına gelen "novus" sözcüğüdür. "Roman" sözcüğü ise, ilk kez ortaçağda uzun öyküleri adlandırmak için kullanıldı. Bu uzun öyküler halkın kullandığı ve "Roman dili" diye adlandırılan Latince'yle yazılıyordu. Böylece bu yeni türün adı "roman" olarak kaldı.

Roman niteliği taşıyan yapıtların varlığı çok eski zamanlardan beri bilinmekle birlikte romanın bir edebiyat türü olarak yaygınlaşması 12. yüzyılda Fransa'da başlar. Öte yandan IÖ 2000'lerde Mı­sır'da romana benzeyen öyküler yazıldığı bilinmektedir. Hint, iran, Çin. Japon edebiyatlarında 8. yüz­yıldan sonra roman sayılabilecek edebiyat ürünleri görülür. Eski Yunan edebiyatının son dönemlerinde roman niteliğinde ilk yapıt ortaya çıktı. Bu, Longos'un yazdığı Daphnis'te Chloe (Daphnıs kai Khloe) adlı bir aşk öyküsüydü.

Çıkan ilk örnekler düzyazı değil. Koşuk biçimindeydi. Sekiz heceli dizelerden oluşan bu ilk ör­neklerin efsane ve fabl ile ortak yönleri vardır. Gerçekleşmesi, yaşanması olanaksız olayları ve serü­venleri anlatırlar, bu olaylar ve serüvenler anlatılırken, kişilerin yaşadığı dünya ile ilgili fazla ayrıntıya girilmez, kişilerin düşünceleri üzerinde durulmazdı. Bunlar tarihsel olayları, özellikle savaşları konu alan romanlardı. Aşk öykülerini anlatan romanlar da vardı. Kişileri hayvanlardan oluşan, eğlendirici nitelikteki romanlar da yaygındı.

Şövalyelerin başından geçenleri anlatan bir başka tür roman da ortaçağda, yaygınlık kazandı. Bir ünlü örnek Sir Thomas Malory'nin 15. yüzyılda İngiltere'de yazdığı Arthur'un Ölümü'dür (Morte d'Arthur; 1485).Bu öykü dizisi şövalyelerin ejderhalar büyücüler, esrarlı şatolarla dolu serüvenlerini anlatır kişilerin düşünceleri konusunda bir bilgi vermez.

15. yüzyılda halk arasında tanınıp yaygınlık kazanan bir başka düzyazı biçimi de "pikaresk" ro­mandır. Bu sözcük İspanyolca "külhanbeyi'', "serüvenci serseri" anlamındaki" gelir. Pikaresk romanda serüvenleri anlatılan kişi, şövalye romanlarının kahramanlarıyla taban tabana zıttır. Çapkın, hileci, ama çoğu kez sevimli olan roman kişisi aracılığıyla, okur yaşamın saçma ve çirkin yönünü görür.

Büyük romancılar bazen şövalye romanı ve pikaresk roman biçimlerini değişik amaçlarla kullan­mışlardır. Buna bir örnek. 17. yüzyılın başında İspanyol romancı Miguel de Cervantes Saavedra'nın yazdığı Don Kişot'tur (Don Ouijote 1605-15). Don Kişot'ta yazar, şövalye romanıyla alay eder ve iki ana kişisini pikaresk kahramanların karşılaştıkları gibi bir dizi serüvenin içinde sunar. Don Kişot günü­müze kadar yazılmış en büyük romanlardan biridir. 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa'daki toplumsal de­ğişmeler edebiyatı da etkileyince roman önem kazanmaya başladı. İngiltere'de Daniel Defoe've Samuel Richardson, Fransa'da Marie de La Fayette ve Alain-Rene Lesage gibi romancılar yeni bir anlayışla ürünler verdiler:

Ama 19. yüzyıla gelene kadar roman başlı başına bir tür olamadı. Pierre Marivaux, Voltaire, Jean-Jacques Rousseau. Deniş Dideröt, Bernardin de Saint-Pierre gibi Fransız yazarlar ve Alman yazar Goethe roman örnekleri verdiler. Romanın yaygınlaştığı ve başlı başına bir tür özelliği kazandığı çağ ise 19. yüzyıl oldu. Fransa'da Stendhal, Balzac, Hugo, Flaubert, Zola; Almanya'da Novalis ve Ludvvig Tieck; İtalya'da Alessandro Manzoni; İngiltere'de Jane Austen, William M. Thackeray, Dickens; Rus­ya'da Gogol, Dostoyevski ve Tolstoy; ABD'de Edgar Allan Poe, Herman Melville, Nathaniel Havvthorne, Mark. Tvvain ve Henry James bu dönemin en tanınmış romancılarıdır. Çağdaş romanda ise Fransız romancı Marcel Proust, Alman romancı Franz Kafka, ingiliz romancı James Joyce roman anlayışına yenilik getirenler arasındadır. Romanların anlatım biçimleri değişiktir. Birinci tekil kişinin ya da romancının ağzın dan anlatılan romanlar olduğu gibi roman kahramanlarını üçüncü kişi olarak anla­tanlar da vardır. Roman, anı ya da mektup biçimin de yazılabilir. "Bilinç akışı" adı verilen akım da ise anlatımda noktalama işaretleri kullanılmaz; insanın kafasından geçenleri, düşünceleri vermeyi amaç­layan yazar sözcükleri art arda sıralar.

Romanlar konularına göre serüven, polisi ye, aşk, psikolojik çözümlemelere ağırlık veren, bir dö­nemin ya da bir çevrenin gelenek ve göreneklerini yansıtan töre romanları olarak sınıflandırılabilir. Çağdaş roman anlayışında romanı belli bir anlatım ya da kalıp içine sokmak söz konusu değildir. Bü­tün bu türler den yararlanarak roman yazan romancılar vardır.

(TEMEL BRİTTANİCA ansiklopedisi "Roman" maddesi)

 

TÜRK ROMANINA TOPLU BAKIŞ

Türk edebiyatında Tanzimat dönemine kadar batılı anlam ve ölçüde roman yoktur. Divan edebi­yatında "Leyla ile Mecnun", "Ferhat ile Şirin" ve benzeri aşk hikayeleri, konuya değil şiire dayalı örneklerdir."Kerem ile Aslı", Seyid Battal Gazi" çeşidinden manzum veya mensur halk hikayeleri ise bilinen karakterdeki romanlardan çok farklı türde, ortak ve anonim eserlerdir.

Edebiyatımızda ilk roman örneği Yusuf Kamil Paşa'nın Fransızcadan çevirdiği "Telemak'lır. Bunu kısa zamanda başka çevirmeler izlemiş, bunun hemen ardından da ilk yerli denemeleri başlamıştır.

Türk edebiyatında ilk yerli romanları meydana getirenler (Şemseddin Sami'nin yazdığı ve 1872'de yayınlanan Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat ilk Türk romanı kabul edilebilir.) Namık Kemal ile Ahmet Mithat Efendi'dir. Ahmet Mithat Efendi 1874'te meşhur Hasan Mellah'ı yayınlamış, ondan bir buçuk yıl kadar sonra Namık Kemal, 1876'da (Batılı anlamda ilk Türk romanı diyebileceğimiz) İntibah'ı çıkarmıştır. Bu iki romanda Fransız romantizminin etkilerini taşımaktadır. Bundan üç dört yıl kadar sonra Namık Ke­mal ikinci romanı Cezmi'yi bastırmıştır. Ahmet Mithat Efendi'ye gelince; o, daha uzun yıllar roman dalında eserler vermiştir. Ahmet Mithat Efendi'nin romanlarının sayısı 30'u geçmektedir.

Bu iki öncüden sonra roman denemesi yapan öteki yazarlarımız Sami Paşazade Sezai'nin Ser­güzeşt ve Recaizade Mahmut Ekrem Araba Sevdası adlı romanları ile yavaş yavaş romantizmden realizme doğru bir yönelme gösterirler. Bunların ardından gelen Nabi Nazım ise bazen realizmi bile aşan, natüralizme kadar uzanan aydın ve uyanık bir zekadır.

Tanzimat dönemi ve Tanzimat sonrası yıllarının bu belli başlı adlarının yanında Emin Nihad, Şemsettin Sami, Mehmet Celal, Mehmet Münci, Mehmet Murad... gibi başka adlar da sayılabilir. An­cak bu yazarların roman alanındaki çalışmaları, genellikle bir heves seviyesinde kalmış belirli bir so­nuca varamamıştır.

Türk edebiyatında romanda 'asıl büyük hamle Servet-i Fünun edebiyatında görülür. Bu edebiyat topluğunun nesir dalındaki büyük temsilcisi Halit Ziya,aynı zamanda romanında en büyük temsilcisidir. Halit Ziya'ya kadar yazılmış olan romanlar her şeye rağmen şu ya da bu yanlarından aksayan, türlü kusurlarla dolu örneklerdi. Bunlarda dil ve anlatım, konuların kurulup yürütülmesi, kahramanların yapı­ları ve yönetilişleri çok zaman tutuk, kararsız ve acemice idi. Özellikle yazarlar hemen daima eserle okuyucu arasına giriyor, eserin tabii atmosferini zedeliyordu. Halit Ziya romanı önce bu kusurlardan ayıklamış, ayrıca roman tekniğini de birinci plana almıştı. Gözlemleri, tasvirleri, olayları kurup kişileri yönetişi hemen tamamıyla batılı örneklere uygundu. Bu yüzden bazı edebiyat tarihçilerimiz -haklı ola­rak- onu Türk romancılığının babası diye anmışlardır. Ne var ki, bu üstünlüklerine rağmen Halit Ziya'ya dörtbaşı mamur diyebilmek mümkün değildir. Bir kere dili, bir roman için daima fazla süslü,, fazla kül­fetli hatta fazla şiirlidir. Ayrıca bu büyük ve usta yazar, realizme yönelme hususundaki bütün çabaları­na rağmen, kendisini hiç bir zaman romantizmden kurtaramamıştır. Onu Servet-i Fünun'da izleyen Mehmet Rauf'a gelince o, Halit Ziya'nın biraz daha güçsüz devamından başka bir şey değildir. Ancak yine Halit Ziya'yı taklit ettiği psikolojik tahlillerde -zaman zaman- ustasını aşan başarılar gösterdiği de olmuştur.

 

Servet-i Fünun romancıları romana yeni bir hava ve ilerleyiş katarlarken, onlarla çağdaş olan fa­kat onların sanat anlayışına katılmayan başka bir yazar, Hüseyin Rahmi Gürpınar, birbiri ardınca bir­çok roman yazıyor ve yayınlıyordu. Hüseyin Rahmi romancılığında Ahmet Mithat Efendi'den etkilen­miş, ancak her bakımdan onunkilerden üstün eserler vermişti. Dilinin duruluğu, rahatlığı geniş yığınla­ra seslenişi ile Şervet-i Fünunculardan ayrılmaktaydı. Ayrıca konuları da Servet-i Fünuncular gibi, ay­dınlar ve alafranga tabakalar ortamında geçmiyor, her sınıfı ile İstanbul'un daha. yerli daha mütevazi insanlarını ve onların yaşayışlarını dile getiriyordu. Bununla birlikte Hüseyin Rahmi de Servet-i Fünuncular gibi İstanbul'dan dışarı çıkmamıştı; Türk romanı Anadolu'ya ve Anadolu insanlarına hâlâ yüzü dönük durmaktaydı...

Bu kötü geleneği ilk defa, hem de oldukça başarılı bir şekilde Ebubekir Hazım bozdu. Halit Ziyala­rın, Hüseyin Rahmilerin çağdaşı bulunan Ebubekir Hazım, onlar gibi profesyonel romancı da değildi. Ama ortaya koyduğu "Küçük Paşa" ile Türk romanını ilk defa yurt gerçekleri ve yurt insanları ile yüz yüze getirdi.

Türk romanı artık gittikçe evrimleşmekteydi. İkinci Meşrutiyet sonrası ile Cumhuriyetin ilk yılların­da üç büyük romancı yetişti. Bunlar Yakup Kadri, Halide Edip ve Reşat Nuri'ydi. Yakup Kadri, ilk birkaç denemesinden sonra, romanda kendine özgü çok sağlam bir yapıya ve sisteme ulaştı. Düzenli, belirli ve seçkin bir üslup içinde, roman sanatının gerektirdiği bütün kurallara h olarak eserlerini vermeye başladı. Bu eserler -bütün olarak- Türk toplumunun Tanzimat'tan zamanımıza kadar süregelen her çeşit çalkantılarını, rahat ve kendinden emin bir gerçekçilik içinde inceliyor, ortaya koyuyordu. Bu ince­lemelerde Türk halkının her sınıfı, her tabakası ele alınmıştı. İstanbul'u kadar Anadolusu da inceleme­lerin sınırları içindeydi.

Halide Edib, ilk romanlarında hemen sadece kadın ruhunun bunalımları ile uğraşmakta iken, ikin­ci döneminde ülkücü bir memleket yazarı, üçüncü döneminde ise yoğun bir gerçekçi ve insancı olarak, sanat hayatını çok dolgun bir şekilde tamamlamıştı.

Reşat Nuri, oldum olasıya, bir duygu ve sevgi adamıydı. Bundan dolayı kendine özgü bir roman­tizmle, hiç bir zaman büyük davalara ve derinlere inemeyen orta yapılı bir realizmi, ömrü boyunca ve gittikçe geliştirerek sürdürdü. Onun çok sevilip çok okunuşunda, sanatının gücünden fazla, eşsiz deni­lecek derecede tatlı ve sancı olan dil ve anlatımının payı -muhakkak ki- çok büyüktür.

Cumhuriyet dönemi romanının belli adlarından biri de Abdülhak Şinasi oldu. Abdülhak Şinasi, memleket sorunları, Anadolu gerçekleri ile pek ilgili değildi. O, belli bir zamanın ve mekanın belli tip ve karakterlerini, kendi yapısı olan bir üslupla anlatan, hüznü, mutluluğu, şiiri ile bambaşka bir çeşnide yaşayan ve yaşatan bir sanatçı olarak edebiyatımızdaki yerini almıştır.

İkinci Dünya Savaşı, bütün dünyada olduğu gibi, yurdumuzda da daha ilk yıllarından başlayarak hayatın her alanında pek çok değer yargılarım, duygu ve düşünceleri değiştirmeye başlamıştı. Bu değişmeler, savaştan sonraki yıllarda daha, da hızlandı. Sonuç olarak, hayatın en iyi aynalarından biri bulunan edebiyatı şiddetle etkiledi. Şiirde, tiyatroda olduğu gibi hikaye ve romanda da görüşler, seziş­ler, zevkler değişti. Ebubekir Hazım'ı Yakup Kadri'yi, Sabahattin Ali'yi yoklaya yoklaya yoğunlaşan (Memleket Gerçekleri ve Sorunları) konusu, şimdi artık romanı adeta zorlayan itici bir güç haline gel­mişti. Yeni yetişen hikaye ve romancılar, olanca ağırlıklarını bu alana yönelttiler. Romanlar artık -hemen bütün ile- memleket gerçeklerini ve memleket sorunlarını işleyen temalar niteliğine büründü. Ancak bu son dönem romancılarının Ebubekir Hazım, Yakup Kadri, Sabahattin Ali gibi sanatçılardan daha farklı, daha ileri bir yönleri vardır. Öncekiler, olayları ve sorunları pişirip kopartıp okuyucularının önüne sürmekle yetindikleri halde, günümüz romancıları bununla yetinmiyorlardı. Onlara göre romanın tezi, davası yanında yığınları etkileyecek görevleri de bulunmalıydı. Bu görevlerin başında ise sosyal gerçekler ve sosyal gerçekçiliğin ilk plana çıkarılması gelmekteydi.

Günümüz romancılarından hemen hepsi sosyal gerçekçiliği eserleri için gerekli saymaktadırlar. Ancak bunlardan bir kısmı bu gerçekçiliği evrensel açıdan ele almakta, bir kısmı ise milli ve milliyetçi bir görüşe bağlı kalmaktadırlar. Her iki zümre içinde de ılımlısı ve ılımsızı bulunan günümüz Türk ro­mancılarından başlıcaları Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Tarık Buğra, Orhan Kemal, Halikarnas Balıkçısı, Oktay Akbal, Samim Kocagöz, Necati Sepetçioğlu, Kemal Bilbaşar, Talip Apaydın, Orhan Hançerlioğlu, Cengiz Dağcı, Necati Cumalı, Mehmet Şeyda, Tahir Kutsi Makal, İlhan Engin, Erdal Öz, Sevgi Soysal, Sevinç Çokum, Veysel Özakın ve başkalarıdır.

(Şemsettin Kutlu, Başlangıçtan Günümüze Kadar Türk Romanları, İnkılap Kitabevi, İst.,

1987, s.13-17)

 

İNCELEME

5.ETKİNLİK

 

KİRALIK KONAK

ÖZET

Naim Efendi çok zengin, hesabını kitabını bilen bir kişiydi. Babasından kalma servetini dikkatli bir şekilde idare etmeye ve korumaya çalışıyordu. II. Abdülhamit döneminde devletin yüksek mevkilerinde bulunmuştu. Bütün çocukluğu, bütün gençliği İstanbul'daki büyük ve kalabalık bir konakta geçen Naim Efendi konak yaşantısının bir gereği de olan eğlenceli toplantıları, dost sohbetlerini, ziyafetleri çok severdi. Ancak son zamanlarda yeni sazdan, yeni şarkılardan hoşlanmıyor, hatta yazılan ve konuşulan Türkçeyi bile anlamakta zorlanıyordu.

Naim Efendi bu değişimi kabullenemez ve değişmemekte direnir. Beş sene kadar önce karısı Ne­fise Hanım ölünce evin içinde yalnız kaldı. O öldükten sonra yerine kızı Sekine Hanım geçti; fakat Sekine Hanımı hiçbir yönüyle annesine benzemiyordu

Naim Efendinin damadı Düyun-u Umumiye Müfettişlerinden Servet Bey, Müslümanlıktan ve Türk­lükten nefret eden bir kazaskerin oğludur. Konakta hiç kimseye Türkçe konuşturmayacak kadar Alaf­rangalığa düşkün bir tiptir..

Servet Bey'in oğlu Cemil ise yirmi yaşında zevk ve eğlenceye düşkün, kötü alışkanlıkları olan bir gençtir. Servet Bey ise bu duruma kayıtsız kalmakta hatta hoş karşılamaktadır. Servet Bey'in kızı Se­niha, dedesi Naim Efendi'nin dünyada en sevdiği varlıktır. Moda gazetelerinin resimlerine benzer. Gözlerinin rengi gibi ruhu da sürekli değişiklik halindedir. Bazen kederli ve bulanık, bazen de coşkulu ve şen şakraktır. Alaycılığı ve şuhluğu ise hiç değişmez, Bütün yeni çıkan kitapları okur ve hayal dün­yasında gezinir. En büyük ideallerinden biri Avrupa'da lüks içinde yaşamaktır. Evde sürekli kadınlı erkekli çay partileri düzenler, güzelliğini ve bilgisini sergilemeye bayılır.

Bu çay partilerinin müdavimlerinden biri Faik Bey'dir. Kasım Paşa'nın oğlu olan bu genç bütün Avrupa'yı gezmiş işsiz güçsüz bir züppedir. Bütün kadınlar ona hayransa da onun en büyük tutkusu kumardır. Seniha ise bu adama şıktır. Faik Bey'in ise, hayatta en büyük emeli geçkin ve zengin bir dulla evlenmektir. Seniha'ya olan ilgisi geçici bir hevestir.

Seniha'nın çay partilerinin müdavimlerinden biri de ona deli gibi aşık olan halasının oğlu Hakkı Ceüs'tir. içli şiirler yazan ve hiç kimse tarafından ciddiye alınmayan bir gençtir. Sinir krizleri geçiren Seniha'ya hekimler hava değişimi önerisinde bulunur. Bunun üzerine onu mürebbiyesiyle birlikte hala­sı Necibe Hanimin Büyükada'daki köşküne yollarlar. Halası onu mutlu edebilmek için arkadaşlarını da çağırmasını söyler. Bu arkadaşlar arasında Faik de vardır. İki gencin aşkı burada alevlenir. Sabahlara kadar sahilde dolaşırlar, denize girerler, bu oldukça serbest yaşam biçimi, dedikoduların İstanbul'a kadar yayılmasına neden olur. Hatta Naim Efendi'yle, damadına imza mektuplar gelirse de bu duruma pek inanmak istemezler. İstanbul'a döndüklerinde de iki gencin sevişmeleri devam eder. Beyoğlu'nda bir evde buluştukları söylentisiyle bütün İstanbul çalkalanmaktadır. Kumarda büyük miktarda para kaybeden Faik Bey'in Seniha'dan para istemesi ve zengin bir kadınla evlilik hayalleri kurması, bu aş­kın bitmesine yol açar.

Seniha kimseye haber vermeden Avrupa'ya kaçar. Birçok Avrupa kentinde yıllarca zevk ve eğ­lence içinde yaşar.

Naim Efendi'ye babasından kalan evler, hanlar satılmaktadır. Çünkü damadı Servet Bey çalışma makta ama konaktaki debdebeli yaşam sürmektedir. Hizmetkârların aylıklarını bile ödeyemez duruma düşerler. Bütün bunlar ve Seniha'nın sessizce kaçışı Naim Efendiyi perişan eder. Yaşlı adam üzüntü­sünden hasta olur. Bütün sevgisini hemşiresinin oğlu Hakkı Celis'e verir. Seniha tarafından aşağılanan Hakkı Celis de aynı durumdadır. Sürekli yaşlı adamın ziyaretine gelir. Ona haberler getirir. Balkan harbi bitmiştir. Hummalı bir dönem başlamıştır. Çatalca'daki asker İstanbul üzerine yürümeye hazırdır. Dedesine Seniha'dan gelen haberleri de duyurur. Mektuplarından birinde Seniha İstanbul’a dönmek için dedesinden para ister. Dedesi hemen en son kalan malları da satıp parayı yollar.

Servet Bey'in kaynatasına duyduğu kin artar.

Şişli'deki modem apartmanlar onu çekmektedir. Nihayet bir gün kendi deyimiyle canına tak eden içgüveyliğinden kurtularak Şişli'de bir apartmana taşınır.

Seniha, yanında Necip Bey adında yaşiı bir milletvekiliyle İstanbul’a döner. Paris'te yaşadığı eğ­lence hayatını İstanbul'da da sürdürür. Necip Bey de onların evinde yaşar, söylentiye göre masrafları Necip Bey karşılar. Seniha, Neciple evlenmeyi düşünür. Ne var ki adam bu ilişkiden sıkılır ve sessizce ortadan kaybolur.

Seniha'ya duyduğu aşkı tiksintiye dönüşen Hakkı Celis ise, Seferberlik ilan edilir edilmez askere alınır ve Çanakkale'de şehit olur.

 

DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU

Romanın Başlıca Karakterleri

Hasta genç: isimsiz genç. 15 yaşında.

Nüzhet: 19 yaşında, Paşa'nın kızı.

Paşa: Nüzhet'in babası, hasta gencin akrabası.

Dr. Ragıp: Sağlıklı ve yakışıklı, ama iç dünyası sağlıksız biri.

 

DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU

ÖZET

Romanın isimsiz başkahramanı hasta genç, on beşine basmıştır. Yedi yaşından beri dizindeki ya­radan acı çekmektedir. Muayene için hastaneye gider, kemik veremine tutulduğunu, öğrenir. Doktoru sakin yaşarsa, iyi beslenirse ağır ağır iyileşeceğini anlatır. Ama hasta genç bu kadar rahat değildir. Eve dönünce annesine söyleyemez. Çünkü hayatta tek varlığı olan insanın üzülmesini istemez. Zaten büyük sıkıntılar içinde geçen günlerine bir de bu hastalığın sorunlarını aktarmak istemez. Bir şeyler anlatır. Ama o da pek yeterli ve doğru olmaz. Ertesi gün Erenköy'de uzaktan akrabaları olan Paşa'ya gider, iyi karşılanır. Köşktekilerin ısrarı üzerine gece orada kalır. Paşa'ya götürdüğü romanı okur.

Paşa'nın on dokuz yaşındaki güzel kızı Nüzhet, onun çocukluk arkadaşıdır. Uzun bir süredir bir birlerini görmemişlerdir. Yeniden bir araya gelince, ikisi de çok mutlu olurlar. Karşılıklı olarak etkilenir­ler. Genç, Nüzhet'e şıktır, ama bir türlü söyleyememektedir. İçine kapanık, utangaçtır. Nüzhet İse, daha girişken, dışa dönük, biraz da çocuksudur.

Bir gece bahçede gençle konuşurken kendisiyle evlenmek isteyen birinin olduğunu söyler. Bunu biraz kıskandırmak, biraz da övünçle aktardığı bellidir. Mesleğinin doktor olduğunu belirtince de genç, bu kişinin Dr.Ragıp olduğunu bilir. Aslında Nüzhet'in de gence karşı bir duygusal eğilimi vardır. İki genç arasındaki duygusal ilişkiye tanık olan Nüzhet'in annesi, onu gençten uzaklaştırmak için, hastalı­ğının bulaşıcı olduğunu söyler, 'köşkte her yerde mikrop var, uzak durmalısın' diye bağırıp çağırarak onu uyarır. Bu konuşmaya kulak kabartan genç, ister istemez bunları duyar ve hemen o gece eve dönmeye karar verir. Hemen Paşa'dan izin isteyip eve dönmek istediğini iletir.

Ancak akşam olduğu için, paşa izin vermez, ertesi gün gitmesini ister. Ertesi gün de annesi gelir. Dr. Ragıp'ın da katıldığı akşam yemeğinde siyasi konuşmalar yerini tartışmaya bırakır. Dr. Ragıp'a hitaben Paşa, 'İstanbul'da, gece yarıları, üçer beşer kişi, ellerinde birer kova siyah boya ile sokakları dolaşıyorlarmış ve nerede Fransızca bir ibare görürlerse derhal siyahla kapatıyorlarmış. Sen ne der­sin? Almanlara yaranacağız diye kırk yıldır öğrendiğimiz lisanı bize unutturamazlar ya!" Bu tavrı be­ğendiğini söyleyen gence, Paşa ve Doktor Galip sinirlenirler. Dahası Paşa, gencin böyle fikirlere sahip olmasına yüzünün kıpkızıl olmasıyla karşılık verir.

Bu tartışmada Nüzhet'ten de bir destek bulamaz. Yengesinin ısrarı üzerine köşkte birkaç gün da­ha kalırlar. Ama Nüzhet'le de dargın gibidirler. Bir iki isteksiz konuşmadan sonra annesiyle evlerine dönerler.

Genç kötüleşmektedir. Ayağının ağrıları artar. Bir yandan ayağının ağrılarıyla kıvranmakta, öte yandan sevdiği kızın bir başkasıyla evlenmesini asla istememekte, buna üzülmektedir. Durumunun çok kötülemesi üzerine annesi, arkadaşı ye onun fakülteden arkadaşı Doktor Mithat, onu hastaneye. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'na yatırırlar. Özellikle Doktor Mithat'ın önerisi ve yönlendirmesiyle opera­törler büyük çaba göstererek hasta genci, sakatlıktan kurtarırlar. Ama sevdiği kızın Doktor Ragıp'la evlendiğini duyunca, hastalıktan kurtulduğuna bile sevinemez.

 

KÜÇÜK AĞA

Romanın Başlıca Karakterleri:

İstanbullu Hoca: Sonradan adı "Küçük Ağa', asil adı Mehmet Reşit olan Kurtuluş Savaşı'na ka­tılmış genç bir din adamı.

Ağır Ceza Reisi: Kuvayı Milliyeci, Akşehir'dekilerin lideri.

Salih: Sağ kolunu, Arap çöllerindeki savaşta kaybeden Akşehirli genç.

Ali Emmi: Kuvayı Milliye'yi ilk destekleyen, güçlenmesi için geçmiş yaşına rağmen çalışan, bilge bir insan.

Hurşit Ağa: Başlangıçta karşı olmasına rağmen daha sonraKuvayı Milliye'ye katılan bir lider.

 

KÜÇÜK AĞA

ÖZET

Salih, Arap çöllerinden yorgun, bitkin Akşehir'e döner. Sağ kolunu savaşta yitirmiştir. Yüzünün sağ yanı tanınmayacak haldedir. Trende gelirken içini kaplayan hüzünle birlikte, yarım yamalak dön­mekten mutlu değildir.

Trenden indiğinde istasyonda çocukluk arkadaşı Niko'yla karşılaşır. Niko, terzidir, babası da meyhaneci. Salih'le ilgilenir, sigara tutar, konuşur, fayton çağırıp onu evine gönderir. Bu sırada Niko'nun İtalyan askerleriyle dostluğu, ilişkileri göze çarpar.

Niko, Salih'le konuşurken artık eskisi gibi dilini düzeltmeye uğraşmaz, tam tersine Niko gibi olma­sına dikkat eder. Bu Salih'in gözünden kaçmaz.

Salih, Niko'nun ısrarları karşısında istasyonda kalıp bir süre sohbete katılır. Bu arada Salih'in karnını doyurur. Sonra yağmur yağıyor olması nedeniyle onu bir faytonla evine gönderir.

Salih, heyecanlıdır. Yıllardır görmediği annesini görecektir. Birbirlerine sarılırlar, savaştan söz ederler. Salih bir kolunu, yarım kulağını kaybetmesinin, bir şey olmadığını söylemeye çalışır. Çünkü pek çok asker geri dönmemiştir. Salih'in bir üzüntüsü de yoksulluklar içinde annesinin hayatım örme-sidir. Hiçbir şey yoktur. Niko bunu bildiği için olacak, gelirken bir torba içinde yine yiyecekler vermiştir.

Ertesi sabah Niko yeniden gelir. Onu dışarıya çıkaracak, dükkanına götürecek, terzi de olduğu için bir elbise yapacaktır.

Çıkarlar. Ondan sonraki günler de geceler de çıkarlar. Meyhanelere giderler, geceler boyu konu­şurlar, içki içerler.

Niko, evlerinin bahçesini satın almak ister, bunu o askerdeyken de annesine önermiş, ama o bu­rası Salih'indir diyerek satmamıştır. Şimdi aynı şeyi Salih'ten istemektedir.

Salih, Akşehir'in akşamları ölü bir şehre dönüştüğünü görür. Ama şehrin Gavur Mahallesi denilen Rumların, Ermenilerin yaşadığı yerlerde müzik seslerinin hiç eksik olmadığına, herkesin eğlenmekle meşgul olduğuna tanık olur. Bir gece sessizce gittiği Rumların meyhanesinde bir toplantıya ve bu top­lantıda konuşulanlara tanık olur; duyduklarına inanamaz. Rumlar Pontus Devletini kurmak için büyük bir atılım içindedirler. Liderleri bir papazdır, en ateşli ve gönül kişi de Niko'dur. Salih, neye uğradığını şaşırır, ama aynı zamanda onu kendine getiren bir uyarı olur. Çünkü yalnızca düşmanla değil, aynı

zamanda yıllardır her şeylerini paylaştığımız bu insanlarla da savaşın sürmekte olduğunu kavrar, içini bir hırs kaplar. Bunun için de çolak bir kişi olarak kalmak istemez.

Kahve açar. Bu arada Akşehir'e gelen Doktor Haydar ile tanışır. Onunla tanışması da hayatında yeni bir dönemeç olur.

Salih onunla silah atışları yapar, sol kolunu kullanmayı öğrenir. Ayrıca da Ağır Ceza Reisi'nin çift­liğinde yerleşen Kuvayı Milliyecilere haber götürüp getirir. Böylece savaştan yenik olarak geride kal­manın psikolojik çöküntüsünü atmaya başlar.

Bu arada İstanbullu Hoca, İstanbul Hükümeti (Dahilive Nezareti) tarafından Padişaha bağlılığın güçlendirilmesi, Kuvvacıların dağıtılması amacıyla çalışmalar yapmak üzere gönderilir. Asıl adı Meh­met Raşit Efendi'dir. Konya Valisi Cemal'in yardımı ve büyük karşılama töreni ile Akşehir'e gelir. Müftü onu büyük övgü dolu sözlerle tanıtır. Vali üç gün süresince Akşehir'de kalır. Hoca'nın tam bir Padişah-çı olduğunu görür, Kuvayı Milliye'ye düşman olduğunu görür, Konya'ya döner.

İstanbullu Hoca, Cuma günü dolup taşan cemaate karşı camide inandırıcı bir konuşma yapar, dinleyenleri sanki büyüler, Kuvayı Milliye'ye çatar. Doktor Haydar, söz alıp konuşmaya katılır ve Hoca ile tartışmaya girişir, ama tartışmasıyla umut yaratır

Ali Emmi, çok yaşlı olmasına karşın örgütlenme içinde yer alır. Bilge bir kişiliği vardır, 'mebusluğu istemez' ama Yunanlıların gidişini göremeden ölür.

Örgütlenmede çok katkısı olan toplantılar sürerken Kör Hüseyin' önemli bir toplantı içeriğini İs­tanbullu Hoca'ya sızdırır.

Daha sonraki günlerde Doktor Haydar, bir akşamüstü Hoca'yı evinde ziyaret eder, camideki tar­tışmayı sürdürmek ister, ortam gerilir, Hoca'yı silahla tehdit eder.

Durumu değerlendiren Ali Fuat Paşa, Hoca'nın öldürülmesi emrini verir. Doktor Haydar da Akşe­hir'de büyük Kuvva'yı oluşturmak için çaba içindedir. Ali Emmi, Salih ve Ağır Ceza Reisi ile toplantılara başlar. Doktor Haydar'a da istanbullu Hoca'yı öldürme görevi verilir.

Ağır Ceza Reisi Mehmet Bey aydınların temsilci sidir, onun çeteler üzerinde de etkisi vardır. Çakırsaraylı'yla konuşarak, onu ikna eder. Onu Kuvva'ya kazandınr. Kuvva'ya 180 kişilik yeni bir güç eklenir. Çakırsaraylı'nın adamlarından Hurşit de Kuvva'ya katılır. Daha sonradan İstanbullu Hoca da Çakırsaraylı'ya katılacak, Çakırsaraylı ise, bir baskında öldürülecektir.

Çerkez Etem ve kardeşi Tevfik de romana Kütahya çevresinde geçen bir zaman parçasında gi­rer. Çerkez Etem, başarılarının şımarıklığı içindedir. Sürekli İsmet Paşa'ya ve düzenli ordu düşüncesi­ne karşıdır. Küçük Ağa'yı gördüğünde pek beğenmez. Ankara'ya yürüme kararı alır, isteyenlerin buna uymayabileceğini bildirir. Ayrılanlar olur. Etem'in kardeşi Tevfik de ağabeyi gibidir.

Bu arada İstanbullu Hoca da kendisiyle hesaplaşmaktadır. Kente gelen İngiliz birliğinin başındaki subaylardan binlerce altın aldığı haberi duyulur. Bunu Ağır Ceza Reisi, Hoca'ya diplomatik bir dille söyler. Durumu haber alan Sazlı köyü muhtarı Hoca'yı Çakırsaraylı'nın yanına kaçırır. Oradan bir baş­ka köye geçer. Bu köyde Çolak Salih vardır. Hoca'yla konuşarak onu etkiler. Sonunda Tevfik Bey'in kuvvetlerine katılmaya ikna edilir. Sonra Etem'le tanıştırılır. Kısa sürede Hoca'nın düşüncelerinde bü­yük değişiklik yaşanır, artık kurtuluşun Ankara Hükümeti'yle işbirliği yapmaktan geçtiğine inanır, Küçük Ağa olur, Etem'in Kütahya'ya saldırısında da İzzettin Bey kuvvetlerine katılır.

(Bu üç roman için Hikmet Altın Kaynak'ın, 100 Temel Eser adlı eserinden kısmen faydalanılmıştır.)

 

• Roman türünün özellikleri ile ilgili bilgi girişte verilmişti buradan hareketle bu üç roma­nın veya sizin seçtiğiniz başka romanların ortak özellikleri söylenebilir. Plan, olay ve olay örgü­sü, zaman, mekan, kişiler her üç romanda da var olan öğelerdir. Üç roman konuları ve konuları işleyiş bakımından birbirlerinden farklıdırlar. Kiralık Konak bir sosyal romandır. Küçük Ağa tarihi romandır. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ise hem psikolojik hem de otobiyografik roman türü içine dahil edilebilir.

 

 

6.ETKİNLİK

 

 

·       Romanın isimsiz başkahramanı hasta genç. Muayene için hastaneye giderek kemik veremi­ne tutulduğunu, öğrenmesi

·       Annesine durumu tam olarak söyleyememesi

·       Erenköy'de uzaktan akrabaları olan Paşa'ya gitmesi

·       Paşa'nın on dokuz yaşındaki güzel kızı Nüzhet'le, karşılıklı olarak etkilenmeleri

·       Nüzhet'le, bir gece bahçede konuşurken kendisiyle evlenmek isteyen birinin olduğunu söy­lemesi

·       İki genç arasındaki duygusal ilişkiye tanık olan Nüzhet'in annesi, onu gençten uzaklaştırmak için, hastalığının bulaşıcı olduğunu söylemesi üzerine gencin eve dönmeye karar vermesi

·       Ancak paşa izin vermemesi o sırada da gencin annesinin köşke gelmesi

·       Paşa ve Dr. Ragıp'ın da katıldığı akşarn yemeğinde tartışma çıkması ve gence tavır alınma­sı

·       Gencin annesiyle birlikte evlerine dönmesi

·       Gencin ayağının ağrıları artması

·       Gencin ameliyat için Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'na yatması

·       Hasta gencin ameliyat edilmesi ve sakatlıktan kurtarılması.

·       Gencin sevdiği kızın Doktor Ragıp'la evlendiğini duyunca, hastalıktan kurtulduğuna bile sevinememesi

Yukarıda verdiğimiz Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nun olay örgüsünü ders kitabınızdaki papatya örneğinde olduğu gibi yer yaprağa yukarıdaki bir olay gelecek şekilde şemalaştırabilirsiniz.

1. Toprak Ana romanının olay örgüsüne baktığımızda olayların neden-sonuç ilişkisiyle birbirine bağlandığını görüyoruz. Olay örgüsü için "bir nedensellikler ağıdır" diyebiliriz.

2. Yukarıda Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanındaki olaylar kronolojik sırayla verilmiştir.

 

7.ETKİNLİK

 

• Olayların birbirini gerçekteki izleme sırasına kronolojik olay zinciri diyoruz. Olayların gerçek­teki kronolojik sırası ile romanın olay örgüsündeki olay sırası bir ve aynı şey değildir. "Burada önemli olan şu: Nedensellik, kronolojiden önce gelir. Yani olayların gerçekte birbirlerini izleme sırasından çok. aralarındaki nedensellik ilişkisi önemlidir. İşte olayların nedensellik ilişkisi bize olay örgüsünü verir. Örneğin "Ali'nin karısı öldü. Sonra Ali öldü." Dersek bir kronolojik olay zincirini vermiş oluruz. Oysa Ali'nin karısı öldü. Ali karısını çok sevdiği için üzüntüsüne dayanamayıp öldü dersek bir olay örgüsü kurmuş oluruz.

 

8.ETKİNLİK

KİRALIK KONAK

• Romanın Başlıca Karakterleri:

Naim Efendi: Konak hayatının ve eskinin temsilcisi. Babasından kalan serveti gençliğinden beri dikkatle yönetir ve korur.

 

Seniha: Naim Efendi'nin torunu, Servet Bey'in kızı. Okuduğu kitaplar sonucu, eski ahlak değerle­rinin dışına çıkar, sürekli değişen züppe bir genç kızdır.

Cemil: Servet Bey'in oğlu. Şımarık ve sorumsuz. Faik Kasım Paşa'nın oğlu. Seniha'nın

sevgilisi, züppe bir adam.

Hakkı Celis: Seniha'nın halasının oğlu. Tuhaf ve beceriksiz bir çocuk. Şair. Seniha'ya aşık. sefer­berlik ilan edilince, askere alınır. Romanın sonunda olumlu bir tip olarak karşımıza çıkar.

Servet Bey: Naim Efendi'nin damadı. Seniha'nın babası. Alafranga bir tip.

Sekine Hanım: Naim Efendinin kızı. Servet Bey'in karısı. Etkisiz, edilgen bir kadın.

• Tanzimat'tan sonra değişen yaşama biçiminin toplumsal yaşama yansımaları

• Temanın romandaki olaylardan bağımsız olarak ele alınması mümkün değildir. Çünkü ro­mandaki olayları birbirine bağlayan en önemli unsur temadır. Romanda ele alınan tema olay örgüsüyle birlikte vardır ve bütündür. Yapıyı meydana getiren birimlerin kesiştiği, birleştiği, anlam değerinin en kısa ve yalın ifadesidir tema. Tema olay örgüsünün içine yedirilmiş olarak bulunur. Olayın geçtiği me­kân bu olay örgüsünü destekleyecek şekilde kurulur. Kişiler temanın ön gördüğü çatışmayı veya karşı­laşmayı okuyucuya yaşatmak için, temaya hizmet etmek adına seçilir. Zaman da bu olay örgüsünü ve mekanı destekler. Kısacası tema ile romanın yapısal öğeleri arasında sıkı ve birbirini destekleyen kopmaz bir ilişki söz konusudur. Aynı temayı içeren bu öğelerin farklılaştığı sayısız eser yazmak mümkün olabilir

3. Yukarıda Kiralık Konak romanın temasını söylemiştik. Bu tema Tanzimat'tan sonra Türk roma­nında en çok işlenen Batılılaşmanın yanlış algılanması, alafrangalık temasıdır.

4. Yukarıda Kiralık Konak romanın temasını söylemiştik. Bu tema Tanzimat'tan sonra Türk roma­nında en çok işlenen Batılılaşmanın yanlış algılanması, alafrangalık temasıdır.

5. Yukarıda kahramanlar verilirken aynı zamanda romanın temasıyla ilişkisi de verilmeye çalışıl­mıştır.

 

9.ETKİNLİK

 

DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU Çocuklar Hastanesi

Beklemesini onlar kadar bilen yoktur.

 

 

Öğleye doğru muayene odasının önü doldu. Sıralarda oturacak yer kalmadığı için yeni gelenler ayakta durdular ve anneler, hasta çocuklarını dizlerine oturtabilmek için duvar diplerine çömeldiler.

Karanlık dehliz. Kapalı kapıların mustatil buzlu camlarından gelen soğuk ışıkların buğusu, yüksek ve çıplak duvarlara vurarak donuyor.

Saatlerce bekleyenler var. Fakat buna alışmışlar. Az kımıldanıyorlar, hiç konuşmuyorlar.

Dehlizin sonlarında, görünmeden açılıp kapanan bir kapının gıcırtısı. Muşambalara sürtünen bir ayak sesi. Köpüklenerek uçan ve uzaklarda kaybolan bir beyaz gömlek ve iyot. eter. yağ, ifrazat vesai­re kokularından mürekkep, terkibi tamamıyla anlaşılmayan bir hastane kokusu.

Hasta çocuklar, yanlarında ailelerinden birer büyük insan ki hastalarından daha endişeli görünü­yorlar ve bir anne pelerinini iliklemek bahanesiyle omuzu sarılı çocuğunun sırtını okşuyor. Onu biraz sonra çekeceği acıya hazırlamak için.

 

 

Sofanın Bana Söyledikleri

İki yastık, bir şişe, bir mendil. Fakat eve gittim. Şehrin bir ucundan öbür ucuna.

Kenar mahalleler. Birbirine ufunetli adaleler gibi geçmiş, yaslanmış tahta evler. Her yağmurda, her küçük fırtınada sancılanan ve biraz daha eğrilip büğrülen bu evlerin önünden her geçişimde, ço­ğunun ayrı ayrı maceralarını takip ederdim. Kiminin kaplamaları biraz daha kararmıştır, kiminin şahni­şini biraz daha yumrulmuştur, kimi biraz daha öne eğilmiş, kimi biraz daha çömelmiştir; ve hepsi has­tadır, onları seviyorum; çünkü onlarda kendimi buluyorum; ve hepsi iki üç senede bir ameliyat olma­dıkça yaşayamazlar, onları çok seviyorum ve hepsi, rüzgârdan sancı/andıkça ne kadar inilderler ve içlerinde ne aziz şeyler saklarlar, onları çok... çok seviyorum.

Eşiklerinde soluk yüzlü, çıplak ayaklı, ürkek ve sessiz çocukların, ellerinde ekmek kabuğuyla ve çerden çöpden yapılmış oyuncaklarla, ağır ağır, düşünerek ve gülmeden oynadıkları bu evlerin ara­sında kendi evimi ararım ve âdeta güç bulurum, çünkü bunların hepsi benim evim gibidirler.

Evde kimse yoktu; kapıyı anahtarımla açtım, girdim ve her zamanki âdetimle alt kat sofada epey­ce durarak, hareketsiz etrafıma bakındım.

Bu sofa yaşlı bir insan yüzü gibidir: Evimizin bütün ruhu, kederleri ve neşesi orada görünür, her günün hadiseleri tavana, duvarlara, döşemeye bir leke, bir çizgi, bir buruşuk ve bazan da ancak bizim görebileceğimiz gibi bir işaret ilave eder. Bu sofa canlıdır: Bizimle beraber kımıldar, değişir, bizimle beraber dağılır, toplanır, bizimle beraber uyur, uyanır; bu sofa aramızda sanki üçüncü bir simadır ve güldüğü, ağladığı bile olur.

Bu sofa dört köşedir: Ortada sokak kapısı, iki yanında birer pencere. Pencerenin yanında bir ot minderi. Minderin yanında yemek masası. Masanın yanında iki sandalye. Bu sofada oturulur, yemek yenir, misafir kabul edilir.

Benim her girişimde, orada, hareketsiz duruşum, beni bana gösteren bu çehreye bakmak içindir.

Ve baktım: Minderde üst üste konmuş iki yastık. (Demek annem biraz rahatsızlanmış ve buraya uzanmış.) Masanın yanında rafın önüne çekilmiş bir sandalye. (Demek annem en üst raftan bir ilaç şişesi almış). Ha... İşte masanın üstünde bir şişe: Kordiyal. (Demek annem bir fenalık geçirmiş.) Min­derin üstünde ıslak, buruşuk bir mendil. (Demek annem ağlamış.)

Benim de bu şişeye, iki yastığa ve bir mendile ihtiyacım var, ben de Kordiyal alacağım, uzanaca­ğım ve ağlayacağım.

 

 

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

Gidiniz, bir şey istemiyorum, gidiniz.

Koğuştaki odam; bir demir karyola, başında bir küçük demir masa. Yerde kırmızı muşambalar. Çırılçıplak mavi duvarlar. Üstümde bir entari ve bir robdöşambır; kolları uzun geldiği için kendimi bu robdöşambır içerisinde de yadırgıyorum.

Hep gittiler. Yapayalnız. Çıt yok. Odaya şimdiye kadar hiç tanımadığım yabancı bir akşam giriyor. Gittikçe artan karanlık, iki parça eşyayı da benden uzaklaştırıyor ve beni daha yalnız bırakıyor.

Odadan gündüz ışığıyla beraber bana ait her şey çekiliyor: Evime ait hatıralar, kalabalıklar, sev­diklerimin sesleri, birçok şekiller, hayatımın parçaları, Erenköy, köşk, tren, vapur, fakülte, doktorlar, hasta bakıcılar, hayatın gürültüleri, şehir, gündüzün sesleri her şey uzaklaşıyor. İçimde bir boşluk...

 

 

Duvarlar

Galip duvarlar uzaklaşıyorlar.

Yüksek, çıplak, mavi, dümdüz, dimdik duvarlar.

Gözümün hiçbir görüş köşesi yok ki içine bir duvar parçası girmesin. Hep ve yalnız onları görüyo­rum. Onlardan kaçan gözlerim onlarla karşılaşıyor.

 

 

Bakıldıkça uzuyorlar, yükseliyorlar; sertleşiyor ve korkak, yumuşak bakışlarıma kaskatı çarpıyor­lar, gözlerimi ezecekler. Başım döndü.

Deniz gibi yayılıyor ve beni çeviriyorlar. Serinliklerini hissediyorum. Denizde, çıplak vücudumu sa­ran dalgaların birdenbire taş kesilmeleri gibi, duvarları giyiyorum.

Hiç kımıldamıyorlar.

Bütün bu hastanenin sessiz, hareketsiz, soğuk, bomboş anlarını onlar doğuruyorlar.

Gözlerimi, onlardan kaçırmak için yastığa da kapatamıyorum. Arkama uzanacaklarını, üstüme abanacaklarını sanıyorum.

Ve onlara mütemadiyen bakıyorum...

 

Burada mekanlar, çocuğun içinde bulunduğu ruh durumuna göre anlam kazanır. Dış çevreyi be­timleyerek buradan hareketle çocuğun ruh hali verilmek istenir.

Çocuğun içinde bulunduğu ruh halini aksettirmek, dolayısıyla okuyucunun dikkatini onun üzerine çekmek için mekan unsurundan yararlanılır.

Erenköy'deki köşkü ve çevresi, hastane ve çocuğun çevresindeki ev-mahalle mekanlarıyla kıyas­landığında burası, çocuk için güzellik, sağlık ve huzur veren bir mekandır. Burada çocuğun Nüzhet'e aşık olması dolayısıyla değişen psikolojisi ile mekana bakış açısı farklılaşır. Mekan artık bu ruh hali içinde karamsar değildir. Oysa Nüzhet'ten istediği karşılığı alamaması üzerine aynı mekan sıkıcı ve karamsar bir şekilde verilir.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nda ise bu hastane odasında hem mekanın hastane olması hem ço­cuğun tek başına bu odada kalmasının getirdiği psikoloji hem de çocuğun hasta olması çevresine bu gözle bakmasına sebep olmakta ve mekan adeta kişilik kazanmaktadır.

Bu roman için mekan unsurunun çocuğun psikolojisiyle yakından alakalı olduğudan önemi çok büyüktür.

 

10.ETKİNLİK

 

Kronolojik Zaman:

1. Dünya savaşı sonrası yurdumuzun düşman tarafından işgal edilmesi

Kurtuluş savaşı öncesi ve Mücadelenin başladığı zaman

(Milli mücadelenin Anadolu'da KÜÇÜK BİRLİKLERCE KUVVAYİ Milliyece başlatıldığı zaman, ilk meclisin kurulması, Düzenli orduya geçilmesi, Çerkeş Etem olayı)

 

Zamanda Geriye Dönüş

Çolak Salih'in cephe günlerini hatırlaması

Çolak Salih'in çocukluk ve gençlik günlerini hatırlaması

Çolak Salih'in Akşehir'in eski günlerini hatırlaması

 

11.ETKİNLİK

 

 

 

Yukarıda Küçük Ağa Romanını özeti verilmişti. Yine 10. etkinlikte "Zamanda Geriye Dönüşleri göstermiştik. Buradan hareketle 7. etkinlikte verdiğimiz bilgileri de kullanarak kronolojik zamanla olay örgüsündeki zamanın farklılığını tekrar söyleyebilirsiniz.

 

12. ETKİNLİK

"Gerçekten de bir roman için seçilecek bakış açısı o romanın tüm yapısını ve anlamını etkileye­cek önemdedir. Romana girecek olayların saptanmasında bakış açısı yazarın en doğal yardımcısıdır. Romanın anlatım dili ve üslubu, tamamen kullanılacak bakış açısına bağlıdır. Yazar okuyucunun kişi­lere ve olaylara karşı takınacağı tutuma istediği yönü yine bakış açısı yoluyla verir. Örneğin, yazarın kendi sınırsız bakış açısı ile anlatılan bir roman, hikayede yer alan herhangi bir kişi tarafından anlatılan bir romandan, kapsam ve üslup bakımından olduğu gibi anlam yaratma yolları açısından yararlanılan kişi, olayları yansıtan bir aynaya benzer. Ne var ki bu ayna, önündeki her şeyi olduğu gibi yansıtan bir ayna değildir. Kendine gelen görüntüleri yapısının özelliklerine göre bir ölçüde değiştirir. Bundan ötürü romanda anlatıcının kişiliği ve dünya görüşü, romanın ayrılmaz bir parçasıdır. Hele anlatıcının kendisi de romanın kişileri arasında bulunuyorsa kişisel özelliklerinin önemi büsbütün artar çünkü romandaki her şey bize onun bu özelliklerinin süzgecinden geçerek ulaşmaktadır.

Romancı hikâyesini kime anlattıracak, olayları kimin gözünden gösterecektir? Hikayeyi anlatan ne gibi bilgi kaynaklarından yararlanacaktır? Kişiler ve olaylar hakkında her şeyi bildiğini varsayıp her türlü bilgiyi gerektiği yerde ve oranda kullanacak mı yoksa kendini belli bilgi alanlarıyla sınırlı sayarak yalnızca onlara mı bağlı kalacak? Olaylara uzaktan mı yakından mı bakacak? İşte bu sorulara verece­ği değişik karşılıklar romancıya konusunu işlemekte değişik olanaklar sağlayacak olan bakış açısını belirleyecektir."

Ünal AYTÜR'ün "Roman Sanatı Ve Bakış Açısı" adlı yazısında bir romandaki anlatıcının anlatı­lanlarla ilişkisi bilgi olarak zaten açıkça verildiğinden tekrara düşmemek için burada bir kez daha yine­lemeden metni vermeyi tercih ettik. Oysa anlatıcının anlatılanlarla ilişkisi bir romanın üzerinde göste­rilmeli biz de yukarıdaki sonuçlara kendimiz romandan hareketle ulaşmalı idik.

 

·       Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nda roman "ben" anlatıcı tarafından anlatılmıştır. Yani kahra­man anlatıcının bakış açısıyla anlatılmıştır. Burada biz her şeyi hasta Çocuk'un anlattığı kadarıyla biliriz.

 

Anlatıcının Bakış Açısı

Bakış Açısının Özellikleri

Hakim (ilahi) Anlatıcının Bakış Açısı

Anlatıcının bir tanrı gibi her şeyi bilmesi

Kahraman Anlatıcının Bakış Açısı

Bilginin kahramanların birinin bilgisiyle sınırlı ol­ması

Gözlemci Anlatıcının Bakış Açısı

Anlatıcının bir kamera tarafsızlığıyla olup biteni ifade etmesi

 

·       Buradan hareketle bir metinde birden çok anlatıcı ve bakış açısıyla yazılmış parçalar bulu­nabilir, farklı bakış açılarıyla anlatılan metin parçalarının bir metinde nasıl birleştirildiğini açıklayınız.

·       "Anlatıda bir anlatıcı görülebilir yahut görünmeyebilir. Anlatıcı, anlatılan hikâyenin bir şahsı olabilir yahut hikâyenin dışında olabilir. Bazen bir anlatıda birçok anlatıcı bulunabilir. Ancak bu anlatıcı­lar, aynı anlatı seviyesine ait olmayabilir: Çerçeve hikâyenin anlatıcısı, hikayeyi anlatırken hikayenin içinde yer alan diğer anlatıcı kahramanları ortaya çıkarabilir. Boccace'ın "Decameron" adlı eseri bu tip bir hikâyedir. Anlatının bu iki düzlemini birbirinden ayırmak gerekir. Marguerite de Navarre'ın

 

 

 

 

"Heptameron" adlı eserinde şahıslar, aynı düzlemde karşılıklı olarak sırayla anlatıcı ve dinleyici rolünü üstlenirler. Mektup tarzındaki romanlarda da aynı düzlemde birkaç anlatıcı bulunur. Montesquieu'nun Acem Mektupları, Rousseau'nun "Nouvelle HeloTse"ı çok sesli "polyphonie" eserlerdir. Bu çok seslilik esere çok yönlü bir bakış getirir.

"Goriot Baba"nın anlatıcısı Balzac değildir: Bize Vauquer Pansiyonu'nu anlatan Balzac değil, bu pansiyonu ve kiracılarını bilen herhangi bir kişi olan yazar-anlatıcıdır. Bu anlatıcı da romanın diğer kahramanları gibi hayalî bir varlıktır. Honore de Balzac ise sadece bu varlığı hayâl eden ve yazıya geçirendir. Bunun manası şudur: Bir fiktif anlatının tahkiye hali, yazılış hali ile karıştırılmamalıdır. Bun­lar, ayrı düzlemlerdir. Bir anlatıcı, yazar değildir, yazar tarafından üstlenilmiş bir görevdir. Anlatıcı G. Genette'in belittiği gibi fiktif bir roldür.

Otobiyografik bir eserde yazar, anlatıcı ve kahramanın aynı kişi olduğunu kabul edenler varsa da, bunların tamamen aynı olduğunu varsaymak (yazar = anlatıcı = kahraman) doğru değildir.

Ancak unutmamak gerekir ki, hikaye dışı bir anlatıcı da zaman zaman bazı açıklamalar yapmak, bazı hükümler vermek, şahısları yargılamak amacıyla hikayenin bazı anlarında -Stendhal'in ve Balzac'ın romanlarında görüldüğü gibi- hikâyenin içine girebilir. Bu durumda, hikayede sözce seviye­sinde anlatıcının izleri (indices) görülür."

(Yard. Doç. Dr. Safiye AKDENİZ'in Hikaye ve Romanda "Anlatıcı"ya Göre Metin Tipleri, Bakış Açısı ve Odaklanma" adlı makalesinden alınmıştır.

 

13.ETKİNLİK

Roman konusuna girişte romanı meydana getiren parçaların neler olduğunu gösterdik.

Yukarıda özetini verdiğimiz, farklı parçalarını incelediğimiz üç romanı meydana getiren parçaların kendi içlerinde bir anlamı olduğunu ve bunların birleşerek eserin anlamını ortaya koyduklarını söyle­yebiliriz. Ancak eserin anlamı için, eserdeki parçaların anlamının toplamı olduğunu söyleyemeyiz.

 

14.ETKİNLİK

• Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanında betimleyici anlatıma, ruhsal ve fiziksel betimlemele­re başvurulduğu söylenebilir. Ancak romanda hakim olan anlatım türü öyküleyici anlatımdır.

• Bu roman bir edebi metin olduğu için özellikle betimlemelerde dilin şiirsel işleviyle kullanıldı­ğını görmekteyiz. Ancak dil romanda "heyecana bağlı işlev"de de kullanılmıştır.

• Metinler, sanat metinleri ve öğretici metinler olmak üzere işlevleri bakımından ikiye ayrılır. Sanat metinlerinde yan anlam değeri taşıyan ve okuyucunun anlayışına, sezgisine bırakılan ifadelere yer verildiğini, mecazlı ifadeler kullanıldığını böylece anlatıma çağrışım ve duygu değeri kazandırarak okuyucunun yeni ve farklı anlamlar çıkarabildiğini görüyoruz. Sanat metinlerinde gerçekliğin dönüştü­rülmesi söz konusudur. Öğretici metinler ise bilgi vermek amacıyla yazılırlar. Öğretici metinler günlük hayatın gerçeklerini, tarihi olayları, felsefi düşünceleri ve bilimsel gerçekleri anlatan metinlerdir. Öğreti­ci metinler genelde kelimelerin ilk anlamlarıyla oluşturulduklarından, bu metinlerin okuyucuda aynı İzlenimi bırakırlar.

İşte bu bilgilerden hareketle sanat metinlerinin ve öğretici metinlerin başvurdukları anlatım türleri alıcıya iletilmek isteneni en iyi şekilde verebilme ve metnin amacına tam anlamıyla ulaşabilmesi için çok önemlidir. Her anlatım türü bunun için amaca ulaşabilmek için dilin farklı işlevlerinden yararlanır.

 

 

16.ETKİNLİK

 

 

 

Romantizm

Realizm

Postmodernizm

Romanın Adı

Sefiller İntibah

Kırmızı ve Siyah Aşkı Memnu

Yeni Hayat Tutunamayanlar

Yazarın Adı

Victor Hugo Namık Kemal

Stendhal

Halit Ziya Uşaklıgil

Orhan Pamuk Oğuz Atay

Romanın Konusu

Sefiller: bir insanın hapisten çıktıktan sonra insanlara ken­dini kabullendirmek için çekti­ği güçlükleri ve insanların onu dışlamalarını anlatmış.

İntibah: Terbiyeli iyi yetişmiş bir gencin bir sokak kadınının tuzağına düşerek, kendini ve sevdiklerini   kurtaramaması-dır.

Kırmızı ve Siyah: Hayal­lerinden başka bir varlığı bulunmayan idealist bir gencin kısacık, ama ba­şarı dolu hayatı..

Aşk-ı Memnu: Bir yasak aşkın (aşkı memnu) anla­tıldığı romandır

Yeni Hayat: Yazarın yeni bir kitap okuma-sıyla   hayatının   de­ğişmesi

Tutunamayanlar:

Aydın bunalımla­rı ve hangi düşünceye tutunmaya     çalışsa onun  anlamsızlığının farkına     vardığında hissettiği hayal kırık­lıkları...   Bir   insanın kendisiyle    acımasız savaşı... .

 

• Kiralık Konak romanı için realizm akımına ait olduğu söylenebilir

• "Yazın akımlarının gelişimine bakıldığında, bu akımların salt yazına özgü olmadığı genel, bir sanat akımı olarak başlayıp geliştikleri görülür. Üstelik hemen hepsi, genelde doğdukları çağın top­lumsal yapısının, bu yapıya bağlı düşünüş biçiminin, ideolojinin ürünüdürler. Çağın felsefesinin sanat üzerindeki etkisi akım olarak ortaya çıkar ve bütün sanat türlerinde ortak özellikleri çevresinde gelişir. Rauf Mutluay'ın şu tanımı bu açıdan doğruluk taşır:,"... Toplumsal düzenin ve onun değişiminin bir gereği olarak, dünya görüşü ve sanat anlayışı bakımından birleşen kişilerin, eserleriyle ortaya koyduk­ları ve sürdürdükleri ilkelerin toplamın dan doğan tutarlılığa bir edebiyat akımı denir." Örneklemek ge­rekirse klasisizm

-(soyyapıtçılık, classicisme), romantizm (coşumculuk, romantisme), gerçekçilik (realisme), top­lumcu gerçekçilik, (realisme social), simgecilik (symbolisme), gelecekçilik (futurisme), dadacılık, (dadaisme), gerçeküstücülük (surrealisme) batıda doğup gelişen akımlardan birkaçıdır.

Ama burada, yine akım sözcüğüyle nitelenen ve daha çok bir ulusun sanatçılarının değişik ara­yışlarının yol açtığı kümelenmeler biçiminde ortaya çıkan eğilimleri, sayılan akımlarla eşdeğer tutma­mak gerekmektedir. Bunlar, genel olarak sayılan akımlar içinde yer alan, özel olarak da her ulusun kendine özgü koşulları içinde ayrıntıları değişen, o ulusun kültürüyle biçimlenen sanat tutumları olarak görülmelidir.

Öykü ve romanın gelişiminde, yazın akımları açısından şiirdeki karmaşıklık görülmez. Belki şiirin, öykü ve romana oranla daha bir söz sanatı olmasındandır bu. Bireysel ya da toplumsal, bir gerçekliği anlatır öykü de, roman da. Bir anlatıdır temelde. Bu nedenle gerçekçiliğin yorumlarına bağlı olarak tek,

 

ama kalın bir çizgide gelişir. Yan çizgilerle dallanıp budaklanan, çeşitli arayışlarla zenginleşen bir sü­reçtir bu."

(Atilla ÖZKIRIMLI, "Türk Yazın Tarihinde Akımlar" TÜRK DİLİ YAZIN AKIMLARI ÖZEL SA­YISI)

 

17.ETKİNLİK

 

Yukarıda verdiğimiz üç romanın özetinden, konu içinde işlediklerimizden ve Kiralık Konak Roma­nıyla ilgili vereceğimiz aşağıdaki ek bilgiden hareketle bu etkinliği yapabilirsiniz.

"Rauf Mutluay Yeni Ufuklar'da yayımlanan (Nisan Mayıs 1969, s. 203-204) yazısını şöyle bitirir:

'Evet, "Kiralık Konak' olmaz. Asıl çelişki buradadır işte. Kiralık imparatorluk, kiralık Osmanlılık olmayacağı gibi. Ama bilmez bunu Naim Efendi, bunu bilmez Abdülhamit özlemlileri. En küçük demok­ratik hakların ilk adımında yitirmiştir konak gerçekliğini. Konak diye bir şey yoktur, olamaz meşrutiyet coşkusunda. Binleri "Bulgur Palas" lar kursa da, artık has değil harcı ekmek yemiş olmakla övünecektir sadrazamlar. (...) Naim Efendi'nin yalnızlığı, işte bu acıklı aykırılıktan, kendi dölünün saçma mirasyedi­liğinden, doymaz israfından doğar; keşke çocuksuz, torunsuz olsaydı dedirtecek kadar. Çünkü Konak, ölüme mahkum bir monarşi artığı; en eksik demokrasi özeninde bile gayrımeşruluğu sırıtan açık bir hırsızlık odağıdır. Naim Efendi bilmeden, bu kaderin en acı mirasçısı olur.'"

(Hikmet Altın Kaynak'ın, 100 Temel Eser, Milliyet Yay.)

 

18.ETKİNLİK

Tarihi Roman

Macera Romanı

Sosyal Roman

Tahlil Romanı

Küçük Ağa

Rabinson Cruse

Yaban

Eylül

Devlet Ana

Cingöz Recai

İnce Memet

Dokuzuncu Ha­riciye Koğuşu

Kilit

Hazineler Adası

Yılanları Ocü

Bir Tereddüdün Romanı

Yorgun Savaşçı

Casus ve Çizmeli Adam

Sinekli Bakkal)

Fehim Bey ve

Biz

Nötre  Dame de

Paris

Tom     Savvyer'ın Maceraları

Sefiller

Yabancı        ( Camus)

 

19. ETKİNLİK

"Açıklık”

Cümlede anlatılmak istenenin dinleyen veya okuyan tarafından kolayca anlaşılmasına açıklık denir. Kelimelerin yerli yerinde kullanılmaması, öge eksiklikleri, kelimelerin yanlış kullanılması, virgül işaretinin uygun yere konmaması, anlamca çelişen sözlerin bir arada kullanılması gibi hususlar cümlenin açıklığını engeller.

 

“Duruluk”

Bir cümlede gereksiz kelimelerin kullanılmamasına duruluk denir. Böyle bir cümleden kelime çı­karılırsa anlamda daralma olur. Bir cümlede aynı görevi yerine getiren birden fazla kelime veya ekin

bulunması hâlinde gereksiz kelime ve şekil kullanılmış demektir. Böyle cümlelerden kelime çıkarılması anlamda daralmaya yol açmayacağı gibi anlatımı rahatlatır.

 

Yalınlık”

Söylenmek istenilenin gereksiz süsleme ve özentilerden arındırılarak, herkesin bildiği kelimelerle en kısa yoldan fakat tam olarak ifade edilmesine yalınlık denir. Anlatımda yalınlığı engelleyen hususla­rın başında bir ifadede, anlamı herkesçe bilinmeyen, alışılmamış kelimelerin kullanılması gelir.

 

“Akıcılık”

Cümlenin anlam ve ses bakımından pürüzsüz olması demektir. Akıcılığı engelleyen ses ve ahenk kusurlarının başlıcaları tekrarlama, zincirlenme ve kakofonidir.

Bir ifadede gerek olmadığı hâlde aynı sözün iki defadan fazla kullanılması tekrarlama denen ahenk kusuruna yol açar.

Bir kelime grubunda veya cümlede aynı ekleri alan kelimelerin peş peşe sıralanmasından kay­naklanan bir ahenk kusurudur.

Bir kelime veya kelime grubundaki seslerin söyleyiş bakımından birbiriyle uyuşmaması, kulak tır­malayıcı olması, kakofoni denen ses ve ahenk kusuruna yol açar."

Burada yapılacak bir değerlendirmede büyük ölçüde roman için akıcılık, duruluk-açıklık ve yalınlık konusunda olumlu bir sonuç ortaya çıkacaktır. Yani metin genel olarak akıcı, duru-açık ve yalındır.

Ancak romanda herkesin bilmediği günümüzde pek kullanmadığımız Arapça ve Farsça kökenli sözcüklerin olması "yalınlık" bakımından günümüz için bir sorun teşkil etmektedir. Yine

"Bununla beraber kargaşalık, onun yalnız etrafındaki eşyayı vücudunun gözleriyle görüşünde de­ğildi, ruhunun içi de öyle bulanık, karışık fikirler, karanlık vehimlerle dolu bir âlemdi."

"Galata ve İstanbul sırtlarında birbirinin üstüne kurulmuş, havalara asılmış gibi görünen binaları, kubbeleri bulanık gözlerinin ne çıldırtıcı bir ahret rüyası içinde göründüğünü hatırlıyordu."

cümlelerinde "duruluk- açıklık" bakımından sorun görülmektedir.

"Akıcılık" bakımından ise çok zorlanırsa belki bir iki örnek bulunabilirse de bu ço sağlıklı bir tespit olmayacaktır.

Değerlendirme sonuçlarından hareketle akıcılık, duruluk-açıklık ve yalınlığın romanın anlaşılma­sına büyük katkı sağladığı görülmektedir. Özellikle sanat eserinin akıcılığa, duruluk-açıklığa ve yalınlı­ğa ihtiyaç olduğu görülmektedir

 

20.ETKİNLİK

Yukarıda duruluk-açıklık ve yalınlığa örnek verdiğimiz cümleler aynı zamanda anlatım bozuklu­ğuna da örnek verilebilir.

Galata ve İstanbul sırtlarında birbirinin üstüne kurulmuş, havalara asılmış gibi görünen binaları, kubbeleri bulanık gözlerinin ne çıldırtıcı bir ahret rüyası içinde göründüğünü hatırlıyordu.

Şu şekilde düzeltilebilir:

Galata ve İstanbul sırtlarında birbirinin üstüne kurulmuş, havalara asılmış gibi görünen binaların, kubbelerin bulanık gözlerine ne çıldırtıcı bir ahret rüyası içinde göründüğünü hatırlıyordu.

 

 

22.ETKİNLİK

 

ISIM

SIFAT

ZARF

ZAMİR

EDAT

BAĞLAÇ

ÜNLEM

FİİL

Şahin

 

 

 

 

 

 

 

Sabah

 

 

 

 

 

 

 

İstanbul

Son

 

 

 

 

 

 

Gün

Hafta

Harcırah

Gömlek

Mahmutp

Bir

Üç Yeni Kolalı Siyah

Erkenden

Güvene­rek

düşünür­ken

0 Bu

Heybesiy-le

Bile

Gurur ile Kadar

De Ve

 

Uyan-

Al-

Giy-

aşa

Küçük

 

 

 

 

 

 

Elbise

yeşil

 

 

 

 

 

 

Heybe

 

 

 

 

 

 

 

Rıhtım

 

 

 

 

 

 

 

 

  • • Yukarıda romanda bu kelime türlerinden birkaç örnek verdik. Romanda bu örnekleri çoğaltabiliriz. Ancak isim, sıfat ve fiil çok fazla olduğu halde diğer türlerden bunlar kadar çok yoktur. Özellik­le aynı zamir ve bağlaçlar tekrarlanmıştır. Burada sadece birer örnek alınmıştır. Yukarıdaki tablodaki kelimeler arttırılabilir.
  • • Yukarıdaki kelime türlerini yapılarına göre basit, türemiş ve bileşik kelimeler olarak birer ör­dekle gruplandırırsak

 

SİM

SIFAT

ZARF

ZAMİR

EDAT

BAĞLAÇ

ÜNLEM

FİİL

Şahin (basit) Sabah

basit)

stanbul (basit)

Mahmutpaşa oileşik)

Elbise (basit)

Son (ba­sit)

Yeni (basit)

Kolalı

(türemiş)

Siyah

(basit)

Erkenden

(türemiş)

Güvenerek

(türemiş)

düşünür­ken

(türemiş)

O(basit) Bu(basit)

Heybesiy-le

(basit)

Bile

(basit)

Gurur ile

(basit)

Kadar (basit)

De

(basit) Ve

(basit)

 

Uyan-

(türemiş)

Al-

(basit)

Giy-

(basit)

 

22. ETKİNLİK

Sodom ve Gomore

Diyar yanmakta iken Nişantaş apartımanlarında vur patlasın, çal oynasın eğlenenler olduğu şüp­hesiz öyledir, okur romancının bu çevreyi yakından izlediğini ve gözleri ile gördüklerinden esinlendiğini seziyor. Ancak çevrenin çöküntüsü düşman işgalinden ötürü müdür, yoksa kendi yapısı ile ilgili başka sebeplerden mi? Bu çevre ne zaman türemiş, ne zaman çürümüş? Batıya karşı yenilginin kompleksleri içinde midir. Batı burjuvazisinin yanlış değerlerini kopya etmek isteği ile mi sürükleniyor ve neden bu daha düne kadar haremde yaşayan çarşaflı hanımlar kendilerini işgal subaylarının kucağına atmaya hazırlar? Yakışıklı düşman subaylar olmasa ve Anadolu gene yoksulluk içinde ateşten gömlekler giy­miş olsa, Sami Bey'in ailesi gene balodan baloya koşacak mı, Azize Hanım kendine bir sevgili bulacak m? Necdet savaş yıllarını Avrupa'da Helne'yi okumakla geçirecek miydi? Nermin Miss Fanny Moore'nin yerine yerli bir Sappho'nun ellerine düşecek miydi? Bu sorular cevapsız kalıyor bizim için. Leyla Azize Hanımı, kararsız ve karaktersiz Necdet'i doğuran çevrenin içine giremiyoruz.

Evet, savaştan sonra bütün büyük şehirlerde bir eğlenme çılgınlığı baş göstermişti. Ve uzun za­man karne ile mısır koçanı ekmeği yiyenler barlarda şampanya içmek, kötü günleri unutmak istiyorlar­dı. Bu hırs yenilgiye uğraşan ülkelerde daha güçlü idi, ve bu hırsı beyaz atlar üzerinde yenilgiye uğra­yan şehirlere giren ve köşelerdeki sarı ganimetleri eie geçiren ordular daha kolay karşılayabilirdi. Ge­çek şudur ki romanda bu ilişkiler ancak taslak halinde kalıyor. Belki Karaosmanoğlu şunu anlamamızı istiyor ki, böyle yenilgi-utku durumlarında her iki tarafın çürüme eğilimleri kendilerine bir alan buluyor­lar. Çünkü romandan anlıyoruz ki Türkler İngiliz subaylarını ahlaksız buluyorsa, İngiliz subayları da bu çevrede kötü etkiler altında kalmaktan endişe ediyorlar.

İstanbul'u böyle görüyorum, diyor yazar, çünkü insanlar böyledir, her fırsatta dışarıya fışkıran ah­laksızlıkları kötülükleri var. Bakın, ilk çağlarda da öyle idi, bugün de öyle. Tanrı o zaman bu kötü insan­ların hak ettiği cezayı vermişti, şimdi de verecek. Gerçekten bu görüş Tevrat'daki dünya görüşüne pek yakın: İnsanlar suçludur, suçların dan vazgeçmezlerse Tanrı başlarına ateşler yağdırır, onları tuzdan heykele çevirir. Aynı zamanda XIX. yüzyıl natüralist görüşün etkilerini de taşıyor: İnsanların kötülüğü sosyal ya da kişisel ilişkilerden çok doğal sebeplere bağlanıyor. Kötüdürler, çünkü "tabiatın bir sürü mantıksız, kör, zalim, çirkin, iğrenç ve ahlaksız kanunlarına" boyun eğmeye zorunlular. Bu bakımdan çengelde yaşayan hayvanlardan farksızdırlar, "ne akıl ve anlayış, ne de irade" hırslarını, düşkünlükle­rini yatıştırmaya güçlü değil. Bu çengel imajı Karaosmanoğlu'na o denli işlemiş ki, roman boyunca kişilerini çeşitli hayvanlara benzetiyor. (...)

Nermin Menemencioğlu, Yeni Dergi, Eylül 1966

 

 

MAHUR BESTE HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ

Mahur Beste "geçmiş zaman insanlarının hayatını tasvir eden bir roman veya birbirine bağlı hi­kayeler dizisidir.

"Geçmiş zaman" Tanpınar'ın hemen bütün eserlerinde önemli bir rol oynar. Bu, Tanpınar'ın geçmiş zamana karşı bir hasret duymasından değil, "zaman"a büyük ehemmiyet vermesinden ileri gelir. "Zaman" ise bize varlığını en iyi geçtiği, tarihi bir perspektif haline geldiği zaman gösterir.

"Zaman" yaşandığı vakit, objektif bir vakıa veya varlık haline gelir. Gelecek bir tasavvurdan, hal ise henüz şekil almamış bir izlenim veya yaşantıdan ibarettir.

Hikaye veya roman aktüel hayatı anlatmış olsa bile, olmuş bitmişi anlatır. Hikaye veya roman, uzak yakın bir "geçmiş zaman"a dayanır.

Daha gençlik yıllarında Bergson ile Marcel Proust'ı okuyan Ahmet Hamdi Tanpınar, "zaman"ın in­san ve toplum hayatının temel vakıası olduğunu anlamış bulunuyordu. Türkiye'nin baş döndürücü şekilde değişmesi de onu "zaman" üzerinde düşünmeğe sevk ediyordu. Üstadı Yahya Kemal de este­tiğini tarih ve zaman vakıaları üzerine dayandırmıştı. "Zaman" ile "hayat" hemen hemen aynı şeydir. Her ikisinin ortak özelliği dinamik olmasıdır. Fakat "zaman" veya "hayat" adeta bir yanardağın lavları gibi belli şekiller içinde donar. Tanpınar, "Bursa'da Zaman" şiirinde bu fikri Billur bir avize Bursa 'da zaman mısraı ile çok güzel ifade eder. Mimari eserleri zamanın donmuş şekilleri olan "billur avizeler" dir. Tanpınar'ın plastik sanat eserlerini sevmesi de bundan ileri gelir.

Tanpınar, diğer eserlerinde olduğu gibi Mahur Beste' de de insan ile zaman veya tarih arasındaki münasebeti yakalamağa çalışır. Her insan içinde yaşadığı çevre ve zamana karşı şekil alır, Fakat Tanpınar için zaman, sadece insanın dışında çalışan bir mekanizma değildir. Hayatın bizzat kendisi, yaşanılan her an zamanın bir parçasıdır.

Eser okunurken görüleceği üzere Tanpınar, ferdi mizaca da önem verir. Aynı devirde, aynı tarihi şartlar içinde yaşayan insanlar arasında büyük farklar vardır. İnsanlar doğuştan ayrı yaratılmışlardır. Behçet Efendi ile babası İsmail Molla veya kayınpederi Ata Molla birbirinden çok farklı insanlardır. Tanpınar bu farklar üzerinde ısrarla durur. Zaman ile mizaç, şahsiyet ve karakteri vücuda getirir. Buna Tanpınar'ın eserinde "zaman" ve "mizaç" kadar önemli bir yer tutan "eşya" yı da eklemek lazımdır. Eşya kelimesi ile, sadece elbise, saat, kitap gibi nesneler değil, mekanı, evi, sokağı, hatta mahiyeti -'arklı olmakla beraber, sanat eserlerini de kastediyorum. İnsan, "mizaç", "zaman" ve "eşya" (veya dün­ya) denilen üç varlığın sürekli dokuması ile oluşur.

Ben prensipleri belirtiyorum. Bir sanatçı olan Tanpınar, onların somut bin bir örneğini verir. Eseri sadece bir geçmiş zaman hikayesi zannedenlerin dikkatini çekmek için bu noktalar üzerinde durdum. Mizaç zaman, eşya, hayatı dün olduğu gibi bugün de dokuyan esrarlı mekanizmalardır.

Tanpınar'ın eserini güzel yapan "somut" oluşudur. Tanpınar "ben hayal ile düşünen bir insanım" (s. 191) der. Eser baştan sona kadar geçmiş zamana ait hayaller ile doludur. Fakat her hayal, insan ve toplum üzerinde bir düşünceyi ifade eder. Tanpınar'ın kitabını alelade bir tarih kitabından ayıran başlı­ca vasıf da budur. Mahur Beste, tarihi bir roman veya hikaye dizisi olmakla beraber tarih değildir. Bu­rada yazarın aradığı tarihi gerçek değil, insanın gerçeğidir. İnsanı ise-sanatçı, tarihçiden daha iyi anlar. Tarihçinin düşüncesi, geçmişin enkazı olan vesikalarla sınırlıdır. Sanatçı hayali ile görülmedik şeyleri görür. Biz Mahur Beste'yi okurken, tarihi, bir tarih kitabından çok daha iyi anlarız. Zira onda insan bü­tünüyle vardır. "Behçet Efendi'ye Mektup"unda Tanpınar, "Freud ile Bergson'un beraberce paylaştıkla­rı bir dünyanın çocuğuyuz. Onlar bize sırrı insan kafasında, insan hayatında öğrettiler" diyor. Tanpınar, başka eserlerinde olduğu gibi insanı, vesikaya bağlı tarihçiler gibi dıştan değil, içten okur. Tarih bize insan ruhunun karanlıklarında cereyan eden ruhi hadiseler hakkında bir şey söylemez. Halbuki tarihi yaratan insandır.

Freud ile Bergson, Tanpınar'ın gençlik yıllarından beri tanıdığı iki fikir adamı, psikolog ve filozof­tur: Onların bize Tanpınar'ın ilk şiirlerini neşrettiği, Yahya Kemal'in Mütareke yıllarında yayınladığı Dergah mecmuasında Mustafa Sekip Tunç tanıtmıştır. Tanpınar'ın bütün eserlerinde bu iki fikir ada­mının büyük rolü vardır. Freud ile Bergson, XIX. asrın insanı maddi şartlara göre izah eden felsefesine karşı, içe, ruha, içgüdü ve şuur-altına önem vermişlerdir. "Eski bir konak" adlı hikayede Tanpınar, Agop Efendi'yi anlatırken bize maddenin ruh ile münasebetinin çok güzel bir örneğini verir. Bütün hi­kayelerde biz derin psikoloji ve felsefe kültürünün romancıya neler kazandırdığını açıkça görürüz.

Fakat Tanpınar'ın eserinde tarih, psikoloji ve felsefe halis bir sanat, şiir, resim ve musiki şeklinde inkılap eder. Mahur Beste'de güzellik, tabiatta olduğu gibi, insanın gözlerini kamaştırır. Hakikat, güzel­liğin içinde gizlidir.

Mahur Beste, kompozisyon bakımından klasik roman yapısından ayrılır. Klasik romana bir tek şahsın görüşü hakimdir. Biz onlarda hayata ve insanlara, çok defa yazarın raksına gizlendiği bir şah­sın gözleriyle bakarız. Tanpınar, Mahur Beste'de romanını bu temel kaidesine riayet etmez. Her hika­yede ön plana geçen şahıslarla beraber, hayata bakış tarzı da değişir. "Behçet Efendi'ye Mektup"unda Tanpınar, bu kompozisyon tarzını "hayat kimsenin etrafında dönmez, herkesle beraber yürür" diye meşru göstermeğe kalk ar. Fakat sanat bakımından bu görüşü müdafaa etmek güçtür. Resimde oldu­ğu gibi, hikaye ve romanda da perspektif esastır. Bir şahsın bakış tarzını benimsemeyen roman dağı­lır. Tanpınar'ın bu kadar kalabalığı bir şahsın etrafında toplayamazdım" demesi de meşru bir mazeret değildir. Yazar, Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde bize bir yığın insani tanıtır.

Kendisinin söylediğine göre Tanpınar, önce Behçet Efendi'nin hikayesini yazmış, daha sonra onu derinleştirirken babasının karısının, kayınpederinin ve diğer şahısların da hikayelerini yazma ihtiyacını duymuştur. "Çekirdek zaman her gün biraz daha genişledi büyüdü, dal-budak saldı, met ve cezirler yaptı, ileri geri gitti ve daima aradığını yerinde buldu. O zaman anladım ki öyle ilk sandığım gibi tek bir zaman parçası değildiniz" (s 198) cümleleri Tanpınar'ın Mahur Beste'yi yazış tarzını açıklar. Bu yazış tarzı Topkapı sarayında oludu gibi eklemeye dayanır. Orada her şey yan yana ve ayrı ayrı güzeldir, fakat bütün değildir

" Mahur Beste'de Tanpınar bize Abdulhamid ve Abdülaziz devirlerinde yaşayan, birbirine yakın ve akraba olmakla beraber, hepsi birbirinden ayrı şahsiyet, mizaç ve karaktere sahip insanları tanıtır. Onların özellik ve güzellikleri birbirlerinden çok ayrı, hatta birbirine zıt oluşlarından ileri gelir. Bu şahıs­lar aynı zaman ve mekanın içinde yanyana gelmekle beraber her biri kendi başına bir alem teşkil eder­ler. Yazarın onlara bakış tarzı alaycıdır. Fakat bu alay, anlayış, sempati, acıma, hatta yer yer şiir dolu­dur. Tanpınar'ın başka eserlerinde de görülen bu "ince olay" H. Rahmi veya A. Nesin'in kaba alayla­rından çok farklıdır. Ona bir başka ad vermek icap eder. Edebiyat araştırıcılarının bir gün Tanpınar'ın ironisi üzerinde uzun uzadıya duracaklarına eminim. Okuyucu Mahur Beste'yi okurken, bu ince alayın tadına varacak ve sanırım onu sevecektir.

Mahur Beste, yapı bakımın dağınık olmakla beraber güzel bir eserdir. Okuyucu onu okuduktan sonra kafasında birleştirince, tarihin arka planında insanların nasıl yaşadıkları hakkında çok canlı bir fikre sahip olur, tarihi ve insanları daha iyi anlar.

Prof. Dr. Mehmet KAPLAN'ın, Mahur Beste (A.Hamdi Tanpınar, Dergah Yayınları İstanbul, 1995) romanı için yazdığı tanıtma yazısı.

 

BEREKETLİ TOPRAKLAR ÜZERİNDE (1954)

Orhan Kemal, "Bereketli Topraklar Üzerinde" romanın da; iş için köyden şehre akın eden insan­larımızın, özellikle, Orta Anadolu 'da yoksul bir köyden Çukurova'ya çalışma ya inen aç topraksız köy­lünün gurbet serüvenini anlatır, Hızla sanayileşen Anadolu topraklarından kopup, sanayi bölgesine inen işçilerin yaşayışları, çıkar çatışmaları, acıları, sevgileri, fabrikalar, işçi mahalleleri, güçlülerin güç­süzleri ezişi, işvericiler, haraç yiyen ırgat basılar, iş bulma güçlükleri, iş kazasına kurban gidenler, köye dönenler, köyden ailesini toplayıp kentlere yerleşenler, kendilefi gibi cahil kalmasın diye çocuklarını mutlaka okutmaya karar verenler, çevreye ayak uydurmaya çalışanlar, binbir türlü günlük yaşamları Orhan Kemal'in romanlarında sergilenir. "Bereketli Topraklar Üzerinde" romanında iflahsızın Yusuf, Pehlivan Ali, Köse Hasan köylerinden yola çıkarlar. Geçimleri, bulacakları işe bağlıdır. İflahsızın Yusuf, daha Önce Sivas cer atölyesinde çalışmıştır. Ötekilerse ilk defa şehire gitmektedirler. Çukurova'ya gider, fabrikatör hemşehrilerini bulurlar. İşe alınırlar. Köse Hasan, fabrikanın ağır işine, pis havasına dayanamaz. Hastalanır. Perişanlık içerisinde, bir han köşesinde ölür. Fabrikadaki haksızlıklar, Irgat Başı'nın haraçları, öteki iki arkadaşı çileden çıkarır. Haraca başkaldırırlar. Fabrika sahibi hemşehrileri de, onlara arka çıkacak yerde, kötülere katılınca, işten atılırlar. Başka bir iş bulabilmek için, günlerce iş ararlar. Pehlivan Ali, köyündeki sözlüsü sevdiği kızla evlenebilmek için para kazanmak, çift çubuk sa­hibi olmak zorundadır. İflahsızın Yusuf ise, kazandığı para ile, evine bir gazocağı alacaktır. Bir inşaatta iş bulurlarsa da, bu iş onlara hayırlı gelmez. Pehlivan Ali, Fatma adında bir kadına tutulur. Kadın, Ali'nin tüm parasını yer bitirir. İnşaat işinden kovulur. Bir çiftlik ağasının patozunda çalışır. Çok çalış­maktan, yorgunluk ve uykusuzluktan, bir gece iki ayağını birden makineye kaptırır. Kan kaybından ölür. İflahsızın Yusuf ise, iyi bir duvarcı ustası olmuştur. Köyüne tek başına dönünce, ölen arkadaşları­nın yakınları, olup bitenleri anlarlar. Çevresine toplanan hiç şehir görmemiş köylüleri, anlattıklarını şaşkın dinlerler. İflahsızın Yusuf, yarınlara güvenle bakar, istediği gazocağını almıştır.

Orhan Kemal, ilk romanlarında, küçük insanların yaşama serüvenini, değişik bir ortamda, hızla sanayileşen Adana'da yoksul işçilerin yaşayışlarını, sevgilerini, aralarında ki çıkar çatışmalarını, za­man zaman haklarını elde etmek için pek bilinçli olmasa da birbirleriyle dayanışmalarını, fabrikaların ve işçi mahallelerinin açması durumunu daima zayıfları güçlüye ezdiren berbat düzenini çok açık ve etkileyici bir anlatımla dile getiriyordu. Fakat Orhan Kemal'in önemli eseri, daha sonra değer ölçüsünü başka romanlarında da bir türlü tutturamadığı Bereketli Topraklar Üzerinde (1954)'dir. Bu roman köy­den şehire nüfus akını gibi önemli bir toplum sorununa sağlam şekilde ışık tutmakta, köy dışında har­canan insanlarla değişik çevreye ayak uydurma gücü gösteren ve yeni hayatın başarı umudunu içinde taşıyanlara destanını verir. Orhan Kemal'in daha sonraki eserleri geçim kaygısıyla çırpıştırılıvermiş şeyler gibi gözükmektedir. Bunlardan Vukuat Var (1959) Adana'nın işçi mahallelerini, işçi gençlerinin birbirleriyle sevgilerini romancının artık bilinen özellikleri içinde konu edinir. Hanımın Çiftliği (1961) daha Önce, Önceden tanıdığımız kahramanlardan birinin bir çiftlik sahibinin yeğenine satılmasın ve çiftlikteki yaşayışını hızlı bir serüven romanı biçiminde anlatır.

Türk Romanları, Seyit Kemal Karaalioğlu

 

  • Yukarıdaki örneklerden hareketle siz de okuduğunuz bir romanla ilgili bir inceleme yazısı yazabilirsiniz.

 

 

23. ETKİ NLİ K

• Olaylar hakkında net bir görüş sahibi olması ve olayları doğru değerlendirmesi. Olaylar karşısında kararlı olması ve kararlı davranması

• "Bütün bu nitelikleri ile Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadelenin şefi ve lideri olmuştur. Mus­tafa Kemal Paşa, bütün vasıfları ve özellikleri ile, Türk Milletinin aradığı, bekleyişler içersinde bulduğu ve güvenle inandığı şef ve lider olmuştur.

Tarihî olaylara iradesi ve gücü ile, fikir ve idealleri ile yön veren Mustafa Kemal Paşa, Millî Müca­delenin haklı olarak şefi ve lideri olmuştur.

Mustafa Kemal Paşa'nın taşıdığı fikir ve idealler ve Mustafa Kemal Paşa'nm üstün gücü, dehâ dediğimiz kişisel özelliklere sahip oluşu, O'nun olaylara yön vermesini sağlamıştır.

Geçerli olan ve toplumda üstün kıymet ifade eden Mustafa Kemal Paşa'nın dünya görüşü, Türk toplumunu tek hedefte birleştirdiği gibi insan topluluğuna da yararlı huzur ve güven verici yeni fikirleri de kazandırtmıştır.

Mustafa Kemal Paşa, daha Milli Mücadelenin ilk günlerinde, zaman hesaplamasını iyi bilen büyük bir asker ve devlet adamı olarak, hareket etmiş, millet iradesini, kendi iradesi ile birleştirerek, zafere ulaşmıştır." Prof. Dr. Hamza EROĞLU

 

 

ANLAMA  - YORUMLAMA

1.

"Roman bir araştırma; anlatımın özel bir biçimi, laboratuarıdır. Romanı yalnız yaratmak değil okumak da uyanıkken görülen bir rüya gibidir. Böyle olduğu için de geniş anlamda bir psikanaliz yapı­labilir. Saf- dil bir roman ve safdil bir roman tüketimi var, bir yorgunluk giderme, bir oyalanmadır bu, vakit öldürmeyi" sağlar; en ustalarına, en ciddilerine kadar bütün büyük yapıtlar bu alış-verişle bağıntı­lıdır, ama yapıtlar bambaşka bir iş de görürler: Evreni görme anlatma tarzımızı, bunun sonucu olarak da evreni değiştirirler. Hayali olayların yaratılması bir ihtiyaca cevap verir, bir ödevleri vardır. Hayali kişiler, gerçeğin boşluklarını doldurur ve bunların daha iyi anlaşılmasına yardım eder." Michel Butor

 

24. ETKİNLİK

Bir kabuğun içinde birbirinden zerlerle ayrılmış birkaç farklı kese içinde bir birine yapışık gibi görünmesine rağmen onlarca taneden oluşan bir meyve. Olay örgüsü de bu anlamda onlarca olayın <endi içinde bölümlere ayrılabilecek şekilde bir araya gelmesi ve bu bölümlerin de birbiriyle ilişki kuru-arak olayın bütününü meydana getirmesi diye zorlama bir benzetme yapabiliriz.

 

25. ETKİNLİK

Dörtdörtlük bir Roman incelemesi onlarca sayfa sürecektir. Roman incelemesi bir proje şeklinde birkaç haftalık dilimde yapılmalıdır. Buradan hareketle internette "ege-edebiyat.org" sitesinde "Doku­zuncu Hariciye Koğuşu" romanı için yapılan 34 sayfalık incelemeyi örnek alarak siz de okuduğunuz bir romanı inceleyiniz.

26.ETKİNLİK

Ateşten Gömlek romanı Milli Mücadele yılları için unutulmaz bir tanıklıktır. ''Romancı bu eserinde Atatürk'ün çetelerden düzenli orduya geçilmesi fikrini de çok kuvvetle işlemiştir. Milli Mücadeleye veri­len 'Kurtuluş Savaşı" ismi; bir 'subaylar savaşı' olduğu ve Padişah ile İstanbul Hükümeti'nin ihaneti gibi tezler romanın resmi görüşe dayandığını, adeta Atatürk'ün Nutku'nun bir tekrarı olduğunu göstermek­tedir. Küçük Ağa'ya gelinceye kadar yazılan bütün Kurtuluş Savaşı romanları bu görüşü benimsemiş­ledir."

 

27.ETKİNLİK

4.ETKİNLİKTE verdiğimiz Türk ve Dünya Edebiyatında roman türü ile ilgili çalışmadan yararla­narak bu sunumu yapabilirsiniz.

 

ÖLÇME VE DEĞERLENDİRME

1.

• karakter

 . tip

• gözlemci anlatıcıdır.

2.

  • D
  • D
  • Y

3. E)

4. C)

5. B)

6. D)

7. C)

8. C)

9. B)

 
< Önceki   Sonraki >


Site Tasarımı
www.isyeriweb.com