Skip to content
޵ an: Ana Sayfa arrow Şairler - Yazarlar arrow Faruk Nafiz Çamlıbel ve Han Duvarları - Hayatı ve Eserleri
Faruk Nafiz Çamlıbel ve Han Duvarları - Hayatı ve Eserleri Yazdır

Faruk Nafiz, 1898 Mayısının 18. Cuma günü, İs­tanbul'da doğmuştur. Babası, eski Orman ve Maâdin Nezâreti başkâtiplerinden Süleyman Nafiz Bey'dir. Annesi Ruhiye Hanım, tüccardan İbrahim Necati Bey'in kızıdır.

Faruk Nafiz, ilk tahsilini Bakırköy Rüşdiyesi'nde yapmış, orta tahsilini Hadîka-i Meşveret îdâdîsi'nde tamamlamıştır. Yüksek tahsil için de bir müddet Tıp Fakültesi'ne devam etmiştir.

Daha Tıp Fakültesi'nde talebe iken neşrettiği şiirleriyle dikkati çeken şâir, kısa zamanda şiir ve sanat çevrelerinde tanınmış; büyük takdir ve alâka görmüştür. Onun ilk şiirleri Peyâm-ı Edebî'de (1913-1914), Edebîyat-ı Umûmiye Mecmûası'nda (1916-1919), Yeni Mecmûa'da (1918), Ümîd Mecmûası'nda (1919-1921), Şâir (1918-1919), Büyük Mecmua (1919), Nedim (1919) mecmualarında; Birinci Kitap, İkinci Kitap gibi isimlerle, sekiz kitap hâlinde çıkan, şiir-nesir ve hikâye kitaplarında, (1920-1921) ve Yarın (1921-1922) mecmûası'nda neşrolunmuştur.

 

1917-1918 de İleri Gazetesi yazı heyetine ka­tılan Faruk Nafiz, 1922 de bu gazetenin temsilcisi olarak Ankara'ya gitmiş, aynı yıl, Kayseri Lisesi ede­biyat muallimliğine gönderilmiştir. 1924 de Ankara Erkek Muallim Mektebi, 1925 de Ankara Kız Lisesi edebiyat muallimi olmuş, ayrıca Ankara Lisesi'nde edebiyat okutmuştur. 1932 de İstanbul'da Kabataş Lisesi edebiyat muallimliğine nakledilen şâir, bu li­sedeki muallimliği sırasında ayrıca Amerikan Kız Koleji'nde yıllarca, edebiyat dersi vermiştir.

Faruk Nafiz, 1946 da Demokrat Parti'den, İs­tanbul Millet Vekili seçilmiş ve onun mebusluk ha­yâtı 27 Mayıs 1960 ihtilâline kadar devam etmiştir. Bu ihtilâlde, bütün millet vekili arkadaşlarıyla bir­likte tevkif edilerek Yassıada'ya gönderilen şâir, Ha­ziran 1960 dan Eylül 1961'e kadar burada kalmış ve meşhur Yassıada Mahkemesi sonunda suçsuz gö­rülerek berâet etmiştir. Bu hâdiseden sonra siyâsî hayâta devam etmek istemeyen şâir, sâdece Yassı-ada'da arkadaşlarıyla birlikte mâruz kaldığı acı bas-kıyı, çok kuvvetli ve çok manâlı, satirik dörtlükler hâlinde nazmederek, vaktiyle yazdığı Han Duvarları şiirine mukabil, Zindan Duvarları adiyle, yassı bir kitap.hâlinde neşretmiştir.

Ankara ve İstanbul'da edebiyat muallimliği yap­tığı yıllarda Güneş, Tavus, Hayat, Yedigün ve bizzat çıkardığı Anayurd mecmualarından başka Ankara ve İstanbul'un muhtelif mecmua ve gazetelerinde şiir­ler, fıkralar, makale ve musahabeler neşreden Faruk Nafiz, yine İstanbul'da Akbaba ve Karikatür gibi mi­zah mecmualarına Deli Ozan ve Çamdeviren takma adlarıyla mizahî ve satirik manzumeler yazmıştır.

Faruk Nafiz, şiire, bir gönül iklimi olan memle­ketinin mahallî ve târihî atmosferine uygun, bir aşk şâiri olarak başlamıştır; Onun ilk şiirleri, istanbul'­da Balkan Savaşı'nın, ve Birinci Dünyâ Harbi'nin kaybedildiği, üzgün ve ümitsiz yıllardaki romantik duygular içindedir: Böyle devirlerde insanların her şeyden çok, ya Allaha, ya aşka, yâhud da her ikisine sarıldığı görülür. Devrin marazî hassasiyeti, genç in­san gönüllerini aşk ürperişlerine daha kuvvetle sü­rükler.

1918'lerden 1930'lara kadar olan zaman içinde edebiyatımızın yegâne kudretli aşk şâiri şöhretiyle tanınan ve şiirleri o zamanın genç kız ve genç erkek defterlerine ihtimamla yazılan Faruk Nafiz'in bu ba­şarısında Türkçe'yi güzel kullanışının te'sîri çok bü­yüktür. O kadar ki Faruk Nafiz, meselâ, aruzla söylediği şiirlerde bu vezni bir Türk aruzu haline koyan Muallim Nâcî, Tevfik Fikret, Mehmed Akif, Ahmed Hâşim ve Yahya Kemal serisinin, son usta şâiridir.

Onun şiiri, bilhassa bu meziyeti bakımından, üs-tad şâir Yahya Kemal tarafından takdir edilmiş ve:

Bir lübbüdür cihanda elezz-i lezâizin,

Her mısra-ı güzidesi Fârûk Nafiz'in.

gibi, Yahya Kemal'in her şâir için kolay söyleyeme­yeceği bir iltifatla değerlendirilmiştir.

Yıllar ilerledikçe, aşk şairliği esas vasfını kay­betmemekle beraber; Faruk Nafiz'in şiire daha baş­ka duygu ve düşünceleri getirdiği de olmuştur: Fa­kirlerin ve muzdariplerin dert ortağı olmak; yeni süre eski şiirden bazı asil çizgiler aksettirmek; ilha­mını Kısas-ı Enbiyâ'dan alan, yeni duygu ve düşünce şiirleri söylemek; şiire, ince, İstanbul peyzajları iş­lemek v.b. gibi türlü ilhamlar, teessürler; duygular, düşünceler, bu şiirlere dikkate değer bir çeşitlilik vermiştir.

Fakat Faruk Nafiz'in bir de memleket şairliği devresi vardır:

Şâir, çocukluk ve gençlik hayâtım yaşadığı Bal­kan Harbi, Birinci Dünya Harbi ve İstiklâl Savası yıllarında, çeşitli yurt felâket ve ıztırapları içinde büyümüştü. 1922 de İleri Gazetesi muharriri olarak Anadolu'ya geçmiş, bir müddet Ankara'da kaldıktan sonra, edebiyat muallimi olarak, Ulukışla yoluyla, Kayseri'ye gitmişti. Faruk Nafiz'in Anadolu'yu için­den tanımasına fırsat veren bu yolculuk, 1928 de da­ha geniş bir imkânla tamamlanmıştı: Devrin Maârif Vekili Mustafa Necati'nin riyasetindeki Şark Vilâ­yetlerini Tedkik Heyeti'nde bulunan şâir, bu heyetle Sivas, Erzincan, Gümüşhane, Trabzon, Erzurum il­lerimizi görmüş ve dönüşte Kastamonu'yu tanımak fırsatım bulmuştu. O târihlerde bir İstanbul şâiri için çok mühim ve çok yeni olan bu çeşit vatan içi seya­hatleri, Faruk Nafiz'in edebî hayâtında dönüm noktası olmuştu: Bu devirde, şâirin sanatında bir memleket edebiyatı vücûda getirme ideali yer tutar.

Faruk Nafiz, bu idealin ilk şaheserini Han Du­varları, adlı, büyük şiiriyle vermiştir. Han Duvarla-rı'ndan başka Kızıl Saçlar gibi ve mühim bir kısmı Hayat Mecmûası'nda (1926 -1928) çıkan Çoban Çeş­mesi, Sanat, Yolcu ile Arabacı, Çankaya, Kvz Hüsye­ni Vurdular, Memleket Türküleri, Dağlar, Ayşe Sana,

Ali; Allaha Ismarladık, Bugün Yoldan Geçenler v.b. gibi manzumeleri, hep bu idealin ve bu yurt intiha­larının şiirleridir.

Bu şiirlerin bir kısmı da vezin, şekil, dil ve söy­leyiş bakımından, Türk halk şiirinin lezzetini tattı­rır. Memleket şiirleri söylemek, Faruk Nafiz için, Anadolu'yu birçok cepheleriyle içinden tanımış ol­maktan doğan bir anlayıştır. Şâir, bu arada, Türk şiirinin, umumiyetle, Türk edebiyatının o devirde na­sıl bir yol takip etmesi lâzım geldiğini, sağlam bir görüşle, düşünür. Onun Sanat isimli şiirinde, bizzat yapmaya çalıştığı bu memleket edebiyâtının bir fel­sefesi vardır. Bu manzumede egzotik veya kozmopo­lit sanat zevkiyle yerli ve millî sanat anlayışı ustalık­la karşılaştırır ve şâir, sebebini de belirterek bu, ikinci sanatı tercih eder:

Başka san'at bilmeyiz, önümüzde dururken,

Söylenmemiş bir masal gibi Anadolu'muz.

Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken,

Sana uğurlar olsun, ayrılıyor yolumuz!

Ancak Memleket Edebiyatı yapmak, Faruk Na­fiz için, o yularda üzerinden geçen fırtınalarla sar­sılmış, fakirleşmiş, muzdarip Anadolu'nun bu hâlin­den istifâde eden bir gösteriş yapmaktan ve her tür­lü siyâsî maksatlarla yabancı ideolojilerden uzak, sa­mimî bir harekettir. Bunun içindir ki şâir, Anadolu'­nun ızdırâbına yerinde ve kuvvetli çizgilerle temas etmekle beraber, daha çok, o perişan haliyle bile gü­zel ve sevimli bir vatanda yaşayan halkımızın incelik ve üstünlüklerini gösteren, iyi ruhlu bir edebiyat meydana getirmiştir. Yine bunun içindir ki Faruk Nafiz'in bu tarz şiirlerinde dört asır evvelki saz şâiri Karaca Oğlan'ın şiirlerini besleyen, yurt güzellerine ve yurt güzelliklerine âit, yerli çizgiler görülür:

Yağ kandillerinin ve türlü bakımsızlıkların isleri üe kararmış han duvarlannda birer âyet gibi ışılda­yan âşık tarzı şiirler; fidan veya söğüd boylu köy kız­ları; toprağa diz vuruşları içimizi kımıldatan, dağ gi­bi Türk zeybekleri bunlar arasındadır. Bu şiirlerde, tekerleklerinde memleketin inlediği duyulan, emektar kağnılarla kuş uçmaz yollardan pervasız akıp giden, kızıl saçlı, köy kızları da vardır; bir yerden bir yere durmaksızın yolcu taşıyan ve ömürleri yol­larda geçen arabacıların duyguları da...

Kısaca, bu şiirlerde görülen, o zaman için yeni dünyâ büyük romancı Reşat Nuri'nin Anadolu sah­neleriyle süslü romanlarında olduğu gibi, yalnız ze­kâlarında, tecrübe, tevazu ve irfanlarında değil, ız-dıraplarında da bir incelik ve sevimlilik bulunan, sı­cak ve asil bir milletin dünyasıdır.

Han Duvarları kitabı, Faruk Nafiz'in şiirde Mem­leket Edebiyatı yapmak istediği yıllarda söylenmiş şiirleriyle tertiplenmiştir. Bu kitaba, şâirin daha baş­ka zamanlarda, hece ile ve aruzia söylediği daha baş­ka şiirler de alınmıştır. Fakat bu şiirleri okuyanlar, onlarda yine bir memleket şâirinin hususiyetlerini bulacaklardır. Esasen, Faruk Nafiz'in sanatında çok mühim bir vasıf, onun şiirlerinin ne Doğu ne de Batı edebiyatlarının özentisinde olmayan yerliliğidir.

Aynı şiirlerde, okuyucu, sâde, temiz ve ahenkli bir Türkçe'nin zevkini duyacaktır. Asrımız Türkçesini çok iyi kullanan, ve Türk milletinin meydana getirdiği dile şuurla sâdık kalan Faruk Nafiz, kendi çağının şiir Türkçesine:

Hangi sözlerle ninem gönlünü açmışsa bana,

Ben o sözlerle gönül vermedeyim sevgilime.

Sözlerim ninni kadar duygulu olmak yaraşır,

Bağlıdır çünkü dilim gönlüme, gönlüm dilime.

kıt.'asında belirttiği gibi, gönül dili vermeğe mu­vaffak olan şâirlerdendir.

Eserleri :

Faruk Nafiz'in belli başlı eserleri, şiir kitapları ile, manzum ve mensur tiyatrolardır. Şâirin, ayrıca roman ve mizah vadisinde yazılmış ve kitap hâlinde neşrolunmuş eserleri de vardır:

Şiir Kitapları: Şarkın Sultanları (1918), Gö­nülden Gönüle (1919), Dinle Neyden (1919), Çoban Çeşmesi (1926), Suda Halkalar (1928), Bir ömür Böyle Geçti (seçme şiirler, 1933, 4 defa basılmıştır.), Elimle Seçtiklerim (1934), Akarsu (1936, 1940), Tatlı Sert (mizahî şiirler, 1938), Akıncı Türküleri ,(1938, 1939), Heyecan ve Sükûn (seçilmiş şiirler,1959), Zindan Duvarları (Yassı ada şiirleri, 1967) > Han Duvarları (1969).

Tiyatro Eserleri: Canavar (Manzum piyes, 1925, 1965), Akın (Manzum piyes, 1932, 1965), özyurt (Manzum piyes, 1932, 1965), Kahraman (Man­zum piyes, 1933, 1965), Yayla Kartalı (1945), Dev Aynası (Henüz neşrolunmamıştır). Şâirin -bundan başka İlk Göz Ağrısı isimli, bir piyes adaptasyonu; vardır.

Mektep Temsilleri: Bir Demette Beş Çiçek: (1933), Yangın (1933).

Roman: Yıldız Yağmuru (1936).

MEMLEKET ŞİİRLERİ

HAN DUVARLARI

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç sakladı,

Bir dakika araba yerinde durakladı.

Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,

Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...

Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,

Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.

İlk sevgiye benziyen ilk acı, ilk ayrılık!

Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,

Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...

Arkada zincirlerin yüksek Toros dağları,

Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,

Sonra dönen, dönerken inliyen tekerlekler...

Ellerim takılırken rüzgârların saçına

Asıldı arabamız bir dağın yamacına.

Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,

Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!

Bu ıslıkla uzayan, dönen, kıvrılan yollar,

Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar

Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu,

Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.

Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince,

Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince

Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi,

Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.

Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine,

Yol, hep yol, dâima yol... Bitmiyor düzlük yine.

Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayâli,

Sonun ademdir diyor insana yolun hâli.

Arasıra geçiyor bir atlı, iki yavan,

Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdayan

Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,

Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...

Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine

Uzanmışım, kalmışım yaylının şiltesine.

Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan,

Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.

Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,

Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:

Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,

Bir kenarda göründü beldenin vîran hanı.

-Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri

Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.

Bir deva bulmak için bağnndaki yaraya

Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.

Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,

Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.

Bir parıltı gördü mü gözler hemen dalıyor.

Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor,

Şişesi is bağlamış bir lâmbanın ışığı,

Her yüze çiziyordu bir hüzün kırışığı.

Gitgide birer âyet gibi derinleştiler

Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki çizgiler...

Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,

Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı:

Fânî bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,

Aygın baygın manîler, açık saçık resimler...

Uykuya varmak için bu hazîn günde, erken,

Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken

Birdenbire kıpkızıl bir kaç satırla yandı,

Bu dört mısra değildi, sanki dört damla kandı.

Ben garip çizgilerle uğraşırken başbaşa

Raslamıştım duvarda bir şâir arkadaşa:

On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan

Baba ocağından, yar kucağından

Bir çiçek dermeden sevgi bağından

Huduttan hududa atılmışım ben

Altında da bir târih: Sekiz mart otuz yedi..

'Gözüm imza yerinde başka bir ad görmedi.

Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!

Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;

Araya gitti diye içlenme baharına,

Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,

Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.

Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri

Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.

Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,

Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...

Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,

Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.

Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,

İki dağ ortasında boğulan bir geçide.

Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden

Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:

Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,

Önümdeki arazi örtülü şimdi karla.

Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,

Burada son fırtına son dalı kırıyordu.

Yaylımız tüketirken yollan aynı hızla

Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.

Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü,

Kar değil, gök yüzünden yağan beyaz ölümdü...

Gönlümde can verirken köye varmak emeli

Arabacı haykırdı: "İşte Araplı Beli!"

Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana,

Biz menzile vararak atları çektik hana.

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş

Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.

Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,

Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...

Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri

Çiçekliyor duvan ocağın akisleri.

Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,

Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor:

Gönlümü çekse de yârin hayâli

Asmaya kudretim yetmez cibâli

Yolcuyum bir kuru yaprak misâli

Rüzgârın önüne katılmışım ben

Sabahleyin gök yüzü parlak, ufuk açıktı,

Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...

Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde ,

Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde

Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,

Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.

Gün doğarken bir ölüm rü'yâsiyle uyandım,

Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

Garibim, nâmıma Kerem diyorlar

Aslı'mı el almış harem diyorlar

Hastayım derdime verem diyorlar

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,

Korkanm, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.

Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!

Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı.

Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,

Post verenler yabanın hayduduna, kurduna!...

Arabamız tutarken Erciyeş'in yolunu:

"Hancı, dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?”

Gözleri uzun uzun burkulu kaldı bende,

Dedi:


— Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!

Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti ,

Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti…

Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.

Aradan yıllar geçti, işte o günden beri

Ne zaman yolda bir han raslasam irkilirim.

Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim,

Ey köyleri hududa bağlayan yaslı yollar,

Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!

Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,

Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları...

 

 

SAN'AT


Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek,

Bizim diyarımız da binbir bahârı saklar!

Kolumuzdan tutarak sen istersen bizi çek,

İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar.

Sen kubbesinde ince bir mozayik arar da

Gezersin kırk asırlık bir mabedin içini,

Bizi sarar bir sülüs yazı görsek duvarda

Bize heyecan verir bir parça yeşil çini...

Sen raksına dalarken için titrer derinden

Çiçekli bir sahnede bir beyaz kelebeğin,

Bizim de kalbimizi kımıldatır yerinden

Toprağa diz vuruşu dağ gibi zeybeğin.

Fırtınayı andıran orkestra sesleri

Bir ürperiş getirir senin sinirlerine,

Istırap çekenlerin acıklı nefesleri

Bizde geçer en hazin bir mûsikî yerine!

Sen anlayan bir gözle süzersin uzun uzun

Yabancı bir şehirde bir kadın heykelini,

Biz duyarız en büyük zevkini ruhumuzun

Görünce bir köylünün kıvrılmayan belini...

Başka san'at bilmeyiz, karşımızda dururken

Yazılmamış bir destan gibi Anadolu'muz.

Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken

Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz!

SAÇLAR


Sonra bir gölge belirmişti kuş uçmaz yoldan:

Asya'nın titreterek bağrı yanık toprağım

Geliyor, baktım, uzaktan sökülen bir kağnı.

"İnleyen, memleketimdir bu tekerlekte!" dedim;

"Hangi bir köylü bu kağnıyle sürünmekte?" de­dim.

Canlı bir yüz bana yaklaştı, mehabetle dolu;

Kim bu? Nerden bu geliş? Hangi yolun yolcusu bu?...

Bu gelen, bir yuvasız kuş gibi pervasızdı;

Bu gelen köylü, sesinden tanıdım, bir kızdı.

Sanki vurmuş da onun bir kara sevda başına,

Kahramanlar gibi yalnız çıkıyor dağ başına,

Ne uzun yol yürümüş hâli, ne yorgunluk izi...

Saçının rengi bakırdandı, bakırdan derisi.

Yaklaşırken bu bakır tenli güzel, kıvrılarak,

Karlı gönlümde güneş gördü kızıl bir yaprak.

Bir kızıl gün doğuyor sandım o baştan yarına;

Gözlerim yandı dokundukça kızıl saçlarına.

Öyle bir kor gibi kızgındı ki korkuttu beni;

Dökülürken saçı, kıpkırmızı, kan tuttu beni.

Anladım ben, neye her ruha tekindir denemez;

Neye bir kuş gibi her saçta gönül dinlenemez!

Anladım ben ki dokunmaz sana ağyarın eli...

Gönlümün sarmak için yandığı binbir güzeli

O tutuşmuş başın en sonra unutturdu bana;

Gözlerim görmüyor etrafı, güneş vurdu bana!

Kağnı kayboldu. Güneş battı. Bir ishak sesi var.

Kız uzaklaştı. Fakat bende o baş dönmesi var.

AŞK ŞİİRLERİ

DAVET

Seni ben bekliyorum, göğsüm açık, bağrım açık;

Hançer ol, göğsüme saplan; ecel ol, karşıma çık!

Çalmamış bir gece mademki felekten gönlüm,

Gelecek, bâri elinden dilerim gelsin ölüm.

Toprağın rengi kanımdan kızarırken, yer yer,

Uzanıp, sapsarı, son busemi koymazsam eğer

O benim kalbimi göğsümden ayırmış çeliğe,

Gezsin ismim yedi kat gökte bugün kahpe diye.

Beni kahretmeden âlemde o bigâne duruş

Bana sal yalvarırım pençeni, ey yırtıcı kuş!

İşte ben bekliyorum, göğsüm açık, bağrım açık;

Hançer ol, göğsüme saplan; esel ol, karşıma çık!

1924

KADIN

'Daha dün seyrederdi eski rü'yâlarını

Kalbimin dört duvarı böyle değildi, kadın!

Bir el o perde örümcek ağlarını

Sen geleceksin diye oradan sildi, kadın!

Nasıl yalçın kayayı sökerse dalga yardan,

Nasıl bir dal kırarsa bir kartal bir çınardan,

Kalbim de hız alarak uzun çarpıntılardan

Kalbini zorla senden koparabildi, kadın!

Bugün sen bir bakışsın, ben ondan sızan yaşım

Sana bütün ömrünce uyan bir arkadaşım.

Yalnız senin önünde herkese âsî başım

Yere geçercesine yere eğildi, kadın!

 

RUBAİLER

YASSIADA


Bilmiyor gülmeyi sâkinlerinin binde biri;

Bir vatan derdi birikmiş bir avuçluk karada.

Kuşu hicran getirir, dalgası hüsran götürür;

Mavi bir gözde elem katrasıdır Yassı ada.

KARINCA KADARINCA

Kimi, derya gibi dört ufka uzatmış kolunu;

Kimi, âvâre nehirler gibi akmış yabana...

Varsın onlar bele versinler elin bahçesini;

Köyünıün çeşmesi olmak yeter artar da bana!


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİZİM KÎTAB

Kaç bahar, bülbüle hasret, güle hasret yaşadık;

Görmedik kaç yaz ufuklarda yarım bir mehtâb.

Bu elem defteri dünyâda kapansın, dilerim...

Dilerim, bir daha mahşerde açılsın bu kitâb!

HAYÂLE HASRET

Girdi, yollar gibi, yıllar da nihayet araya;

Sed çeker dağ tepe, feryada değil, yâda bile.

Hasretim uykuya, ruhum, sana hasret kalalı:

Gözlerim görmüyor artık seni rü'yâda bile .

EY DANTE


Üç yüz altmış beşe bölmüşler azâb ejderini;

Senenin her günü, bir pençesi olmuş kaderin...

Bir cehennem ki, yakar ruhu da, yanmaz alevi:

Böyle bir hâile görmüş senin şaheserin?

VAN GOGH

Kâinatından eser kalmadı bir zelzelede;

Ey yanardağ, ki kesilmezdi başından alevin.

O kadar senden uzaklaştı ki herkes, herşey..

Milletin yalnız eşindir, vatanın yalnız evin.

 

 

 

 
< Önceki   Sonraki >


Site Tasarımı
www.isyeriweb.com