Skip to content
޵ an:
Kısa Hikaye Yazmak Yazdır

Hikâye, "gerçek ya da gerçeğe yakın olayları, durumları yer, zaman ve kişi göstermek suretiyle, okuyucuda heyecan veya hoşlanma duygusu uyandıracak şekilde anlatan yazı türüdür." Ancak bu tanım bütün hikâyeler için geçerli değildir. Bazı hikâyeler bir olaya dayandığı hâlde belirgin bir olaya ve duruma dayanmayan hikâyeler de vardır. Bu tür hikâyeler hayatın sadece bir kesitini, bir ânını gösterirler.

Hikâye ile roman dış görünüş itibariyle birbirine benzer. Fakat hikâ­yede ve romanda olay, kişiler, zaman ve mekânın ele alınış ve işleniş tarzla­rı farklıdır. Yani hikâye, romandan oldukça farklı bir edebî türdür.

 

Roman, iç içe olaylar zincirinden meydana gelir; hikâyede olay sayısı çok azdır. Romanda kişiler hikâyeye göre daha fazladır. Mekân açısından da hikâye romana göre daha sınırlıdır. Ayrıca hikâyede zaman, romandaki kadar geniş değildir. Hikâyede hayatın bir boyutunun, bir parçasının ayrın­tılı çözümlemelerine gidilmeden ele alınması söz konusudur.

Roman, "insanın veya çevrenin karakterlerini, göreneklerini incele­yen, serüvenlerini anlatan, duygu ve tutkularını çözümleyen, sembolik veya gerçek olaylara dayanan uzun edebiyat türüdür." Romancı anlattığı olay ve durumları hikayeciye göre daha geniş boyutlarda ele alır. Gerek hikâye gerekse roman için kesin bir tanım yapmak âdeta imkânsızdır. Çünkü her iki türde o kadar farklı anlayışta eserler verilmiştir ki, bu türleri tanımlarla sınırlamak zorlaşmıştır. Ancak "roman hikâyenin büyük şeklidir" gibi tanım­lara itibar etmemek gerekir. Daha önce de söylediğimiz gibi hikâye ve roman birbirinden farklı türlerdir ve hikâyeyi uzattığınız, büyüttüğünüz zaman roman yazmış olmazsınız. Bu noktadan hareketle kısa hikâye, uzun hikâye bahsine geçebiliriz. Edebiyat derslerinde okuduğunuz Ömer Seyfettin, Memduh Şevket Esendal, Sait Faik Abasıyanık, Haldun Taner gibi yazarlara ait hikâyeler, kısa hikâyelerdir. Bu hikâyelerde sayfa sayısı sınırlıdır; genellikle 15-20 sayfayı geçmez. Uzun hikâyelerde ise sayfa sınırlaması yoktur. Bir roman boyutuna ulaşan uzun hikâyeler vardır.

Bu açıklamalardan sonra, şimdiye kadar edindiğimiz bütün bilgileri kullanarak bir hikâye yazalım. Yazacağımız hikâye, olay hikâyesi olsun.

Yapacağımız işler sırasıyla şunlar olabilir:

1. Konuyu tespit

2. Ana fikri (mesajı) tespit

3. Yardımcı fikirleri tespit

4. Olayı tespit

5. Plân yapımı

6. Hikâyenin yazımı

7. Başlık bulma

8. Kontrol ve düzeltmeler

1. Konu: Karşılaştığınız ya da karşılaşabileceğiniz beklenmedik bir
olayı hikâyeleştiriniz.

(Olay gerçek olabileceği gibi, hayal ürünü de olabilir. Ancak olayın, mutlaka insanı şaşırtan, beklenmedik, süpriz bir yönü olmalıdır.)

2. Ana fikir (mesaj): Beklenmedik olaylar karşısında akılcı, sabırlı
ve soğukkanlı olmalıyız.

(Hikâyede beklenmedik (sürpriz) bir olayla karşılaştıracağımız okuyu­cuya vereceğimiz en anlamlı mesaj herhalde akılcılık, sabırlılık ve soğukkan­lılıktır. Bu mesaj, aslında her türlü olay, durum ve bütün hayat için geçerlidir. Demek ki yaptığımız seçim isabetlidir.)

3. Yardımcı Fikirler (yahut ikinci dereceden mesajlar):

- Hiç beklemediğimiz zamanlarda, hiç beklemediğimiz durumlarla karşılaşabiliriz.

- Yakınlarımızın bazı tavır ve davranışları bize anlamsız ve saçma gelebilir; sabırla sebebini araştırmalıyız.

- Başkalarını yargılamak, kötülemek kolaydır.

- Çözümsüz gibi görülen durumlarda dahi umutsuzluğa kapılmamak gerekir.

- Panik, genelde zararla sonuçlanır.

- İyice bilinmeyen hususlarda yargıya varmak doğru değildir.

- Her insan üzerinde toplumun az çok baskısı vardır.

- Toplum içinde kötü insanlar da bulunabilir.

- Kötülere karşı tedbirli ve uyanık olmalıyız.

- Bazen küçük ihmaller ve yumuşak yüzlülük insanın başına büyük dertler açabilir.

- Kötüler, suçlular er geç cezasını bulur.

4. Olay (vak'a): Bir bohçacı (satıcı) kadının, hırsızlık yapma girişimi.

(Olay inandırıcıdır. Çünkü, her toplum içinden az da olsa hırsızlık yapmaya meyilli insanlar çıkabilir. Böyle insanlar bohçacı kadınlar arasın­dan da çıkabilir. Olayın, yaşanmış da olsa, hayal ürünü de olsa aklı, mantığı zorlayıcı bir yanı yoktur.)

OLAYIN KABA AYRINTILARI

Bohçacı kadın, örtü, tül, dantel, çamaşır gibi satılık eşyalarını göste­rirken genç ev hanımının kolundaki altın bilezikler dikkatini çeker. Bileziklere sahip olmayı aklına koyar. Genç hanımın bir anlık gafletinden yararlanarak eve saklanır. Silahı vardır. Tehditle başaramazsa genç kadını öldürecek altın bilezikleri alacaktır. Genç kadının kocasının o gece nöbete kalacağını komşudan öğrenmiştir.

OLAYIN ŞAŞIRTICI YANI

Bohçacı kadının evdeki varlığını, genç kadının akşam oturmasına gelen görümcesi ile görümcesinin kocası ortaya çıkarırlar. Yanlış anlama­lar, yanlış yargılamalar, sıkıntılı dakikalar süpriz bir sona ulaşır.

Olay, kaba hatları ile budur.

Zaman, ikindi sonrası ile yatsı arasıdır.

Mekân, Genç hanımın evi, sokak, karakol.

Kişiler, (Gerekli gördüklerimize özel isim verelim):

1. Bohçacı Kadın. 2. Sevgi (Genç ev hanımı) 3. İlay (Sevginin tatlı dilli kızı) 4. Cezmi (Sevginin kocası. Subay. O akşam nöbete kalmıştır.) 5. Pervin (Sevginin görümcesi. Kocasının ablası olduğu için Sevgi de "abla" diye hitap etmektedir.) 6. Pervin'in kocası. (Sevgi, "enişte" diye hitap etmektedir.)

Dil ve ifade:

Hikâye, olay hikâyesidir. Hitap edeceği kitle lise öğrencileridir. O hâlde dilinin açık, anlaşılır olması gerekir. Ağır olmayan tasvir, tahlil ve açıklamalardan faydalanılmalıdır. Hikâyenin kolay okunmasını sağlamak, okuyucu üzerindeki tesirini artırmak için birinci tekil kişi ağzından anlatılma­sı uygundur. Yani, olayla ilgili kişilerden birisi anlatmalıdır. En uygun kişi Pervin'in kocasıdır.

Hatırlatma:

Okuyucunun ilgisini sürekli diri tutabilmek için, hikâyede hiçbir şeyi önceden söylememek, her paragrafta gerilimi biraz daha yükseltmek ve kuvvetli bir düğüm oldukça önemlidir. Bunu titiz bir kurguyla başarabiliriz.

Anlatıcı Pervin'in kocası olduğuna göre, hikâyenin plânını onun ağzından yapabiliriz. Hikâye olay hikâyesi olacaktır. Bu sebeple olay ağırlık­lı plân yapmamamız gerekir. Gerektiğinde duygu, düşünce unsurlarına da yer vererek plânımızı yapalım.

5. Plân

GİRİŞ (serim)

1. Pervinle birlikte Cezmilere oturmaya gidişimiz.

- Cezmi nöbete kalmıştır.

- Sevgi evde yalnızdır.

2. Kısa bir süre sonra Pervin'in sevgiyi de beni de şaşırtan
âni kalkışı.

GELİŞME (düğüm)

1. Dışarıda Pervin'e anlam veremediğim bu hareketinin
sebebini soruşum. Açıklama yapmaktan kaçınması.
Tavır ve davranışlarındaki şaşırtıcı değişiklikler.

2. Israrlarıma dayanamayıp evde birisinin (bir yabancının
olduğunu söylemesi.)

- Pervin benim oturduğum somyanın altında bir erkek eli görmüştür. Hatta el bir ara kıpırdamıştır.

- Pervin ağlamaktadır.

3. Kötü düşüncelerin hücumuna uğrayışımız:

- Habersiz gittiğimiz hâlde çayın hazırlanmış oluşu,

- Cezmi'nin nöbette oluşu,

- İlay'm erkenden uyutulmuş oluşu.

- Ve somya altında bir erkek eli... Bütün bunların anla­mı ne olabilir?

4. Ne yapacağımıza karar veremeyişimiz.

5. Yolda rastladığımız bir taksiyle polis karakoluna gidişi-
miz. Polislere durumu anlatırken yaşadığımız sıkıntı.
Sevgi ile ilgili kötü varsayımlarımız.

6. Polislerle tekrar Sevginin evine gelişimiz. Pervin'le
benim arabada kalışım, polislerin eve girişleri.

7. Mutlak bir felâket beklentisi.

SONUÇ : 1.     

Eve giren polislerden birinin bizi çağırması. Meçhul elin sahibi yakalanmıştır.

2.      Sevginin bizi şaşırtan sevinç göz yaşları ve bir Pervin'e bir bana sarılarak "hayatımı kurtardınız" diye teşekkür etmesi.

3.      Yakalanan, bizim düşündüğümüz gibi bir erkek değil Bohçacı kadındır.

4.      İkindi sonrası bohçasındakileri gösterirken Sevginin bile­ziklerine sahip olmayı aklına koymuştur. İlay'ın ağlama-sıyla Sevginin bir anlık ayrılışını fırsat bilerek somyanın altına saklanmıştır. Fakat orada uyuyakalmıştır. Onu uykusundan polisler uyandırmıştır.


6. Hikâyenin Yazımı

Şimdi de yaptığımız tespitler doğrultusunda ve plânımıza mümkün olduğu kadar bağlı kalarak hikâyemizi yazalım. Okuyucuyu bir anda olayın içine çekebilmek için konuşmalarla başlayabiliriz.

 

PERVİN HAYAL GORUR MU?

-Abla neyin var, rahatsız mısın?

-    Kendimi iyi hissetmiyorum. Biz kalksak iyi olacak.

-    Olur mu abla ? Daha...

-  Olur olur... Kalkalım biz... Nasipse sonra gelir, otururuz. Cezmi'nin nöbete kalmadığı bir akşam, meselâ...

Kalktı...

"Hanım, hiç değilse şu çayı içeyim" dememe dahi fırsat bırakmadan kapıya doğru yürüdü. Kararlı, sinirli, kavgaya hazır bir hâli vardı. Bir kaç dakika içinde rengi uçuvermişti. Çatılmış kaslarıyla, ağlamaklı, titreyen sesiyle bu kadın, onyedi yıldır tanıdığım, çocuklarımın annesi Pervin değil­di. İlk defa onun böyle bir hâlini, böyle âni bir hareketini görüyordum. Neydi bu şiddet, bu âni kalkış?... Sevgi de akıl erdirememişti ve hayretler içindeydi.

Henüz bir veya iki yudum aldığım çayımı öylece bırakıp, çaresiz ben de kalktım. Kapıda vedalaşırken, Sevgi'nin yıkılmış, perişan olmuş hâline acıdım. Gözleri dolu doluydu. "Bilmeden bir şey mi söyledim de ablamı kırdım " diye düşündüğü ve için için kahrolduğu belliydi.

Pervin 'e bahçe kapısında yetiştim. Biraz uzaklaşınca olup biteni anla­tacağını sanıyordum. Anlatmadı. Tek düşüncesi bir an önce evimize ulaş-makmış gibi hızla, sinirle ve hatta korkuyla yürüyordu.

Sonunda dayanamayıp ben sordum:

-    Anlatsana, ne oldu?

-    Yok bir şey...

-  Bir şey yok da bu hâlin nedir? Niye yıldırım gibi kalkıp sokağa fırla­dık?

-  Öyle yapmamız gerekiyordu.

-  Ama niçin? -Hiç...

Akşam oturmasına gidilen bir evden daha bir saat bile oturulmadan, hem de çaylar yarıda bırakılarak kalkılmışsa, mutlaka bir sebebi olmalıydı. Bu sebep sadece bir "hiç" olmazdı. Kolundan tutup geriye çektim.

-   Söylesene yahu, dedim. Ne oldu, neyini beğenmedin kadıncağızın ? Yarım bıraktığın çaya zehir mi katmıştı?

Sokak lâmbasının soluk aydınlığında görebildiğim kadarıyla Pervin büyük bir şok geçiriyordu. Belki ne söylediğinin farkında bile olmadan:

-  Çabuk, çabuk evimize gidelim, dedi.

Bir tokat kendine gelmesini sağlayabilirdi. Kıyamadım. Fakat omuzla­rından kavrayıp kuvvetle sarstım.

-    Deli değilsen söyle, dedim. Ne oldu sana ? Ağlamaya başladı.

-    İçeride birisi vardı, dedi.

-    Hangi içeride?

-    Oturduğumuz odada.

-    Laf... Ben niye görmedim ?

-   Göremezdin tabi... Senin oturduğun somyanın altındaydı. Yalnız eli görünüyordu. Bir erkek eli...

Pervin, sinirlerini alt üst eden şeyi söylemiş biraz da olsa rahatlamış­tı. "Gidelim" diye habire çekiştiriyordu.

Bir tuhaf oldum.

Ne demek bir erkek eli?...

Akşamın ileri bir saatinde., kocası nöbette., çocuğu uykuda., çayı demlenmiş bir genç kadın., ve somyanın altında...

-   Yanılmış olmayasın, dedim.

-Hayır, diye itiraz etti. İlk işaretimde kalkmadığın için dakikalarca seyretmek zorunda kaldım. Bir ara kıpırdayıverince az kaldı bağrıverecek-tim. Yanılmıyorum... Gözlerimle gördüm. Kalın, esmer bir erkek eli...

Olur şey değildi.

Cezmi'nin yoluna saçını süpürge eden Sevgi, eve erkek alacaktı ha... Yahut biricik kardeşinin yoluna canını vermeye hazır bir abla, o kardeşin hem de çocuklu karısına iftira atacaktı... İnanılır gibi değildi.

Olduğum yere çivilenmiş kalmıştım sanki. Pervin'in çekiştirmelerine rağmen ne kendi evimden yana yürüyebiliyor, ne az önce terkettiğimiz eve dönebiliyordum. Üzerinde oturup çay içtiğim somyanın altında demek bir erkek eli... Hayali bile iğrenç... Sevgi bunu nasıl yapar?

-  Pervin, dedim. Pervin, hayatım, bu anlattıkların ne anlama geliyor, biliyor musun?

-   Elbette biliyorum, dedi. Görmesem, emin olmasam nasıl söylerim ? Ne yapabilirdik?

Dönüp geri gidebilirdik.

Bir fırsatını bulup acilen gelmesi için Cezmi'yi arayabilirdik. Polise başvurabilirdik.

Birkaç saniye içinde, belki de bir saniyeden daha kısa bir zamanda bunları düşündüm.

Hem ağlıyor, hem "gidelim, yürü " diyordu Pervin.

Ne yapacaktık-evimize gidince? Hiçbir şey olmamış gibi, hiçbir şey yapamadan mı duracaktık? Somya altında görülen, kıpırdayan, iri, esmer erkek elinin sırrını öğrenmeden uyuyabilecek miydik? Kader bizi hiç bekle­mediğimiz, hiç ummadığımız bir gerçekle yüzyüze getirecek bile olsa olayın üzerine gitmeli değil miydik?

-    Sen eve git, dedim Pervin'e. Ben dönüp bakayım.

-    Olmaz, dedi. Seni yalnız bırakamam.

-    Birlikte bakalım.

-    Hayır... Ben o eve tekrar giremem.

-    Peki ne yapacağız?

-    Bilmiyorum. Ne yapacağımızı bilmiyorum ben...

Cezmi'ye telefonla ulaşabilmemiz çok zordu. Ulaşmış olsak, nöbeti

bırakıp nasıl gelecekti? Birimizin veya ikimizin geri dönmesi de uygun olmazdı. En iyisi polisi devreye sokmaktı. Somya altındaki meçhul elin üzeri­ne polisle birlikte gitmek daha mantıklıydı.

Hızla yürümeye başladım. Kolundan tuttuğum Pervin 'i âdeta sürüklü-yordum. Evimizden yana gitmediğimizi anlayınca:

-    Nereye gidiyoruz, diye sordu.

-    Polise, dedim. Hızlı yürü vakit kaybetmeyelim.

Çok geçmeden hızır misali bir boş taksi kavuştu arkamızdan. Durdurup atladık.

Sevgi kocasının nöbete kalışını fırsat bilip evine erkek mi almıştı? Kapının zili çalınca onu somyanın altına mı saklamıştı? Hazır bulduğumuz çay eve gizlice alınmış erkekle birlikte içilmek için miydi? İlay (Sevgi'nin tatlı dilli şirin kızı) mahsus mu erkenden uyutulmuştu? Biz habersiz varmak­la rahatlarını mı kaçırmıştık? İri, esmer elli adam şimdi somyanın altından çıkıp baş köşeye kurulmuş çay mı içiyordu? Sevgi, Pervin ablasının durumu sezdiğini anlamış da, adamı apar topar kapı dışarı mı etmişti? Polisle kapı­sına vardığımızda iftiraya uğramış masum kadın rolleri yaparak ortalığı birbirine katabilir miydi? Sevgi suç üstü yakalanırsa Cezmi'nin elinden bir kaza çıkmaz mıydı ? İlay ne olacaktı ? İri, esmer elli adam evde bulunamazsa Pervin kardeşinin karısına iftira atmadığını nasıl ispatlayacaktı?

Ne kötü düşünceler, ne iğrenç sorulardı bunlar.

Pervin hayal görmüş olmalıydı. Ne kadar "gördüm, eminim" dese de hayal görmüş ve gördüğü hayali gerçekle karıştırmış olmalıydı.

Polise durumu anlatırken epeyce zorluk çektim. Kelimeleri mümkün olduğu kadar seçerek kullanmaya çalışsam da olmadı. Kayın biraderinin karısını ağır bir suçla itham eden birisi olmaktan kendimi kurtaramadım. Yüzlerimin kızardığını hissettim. Ter döktüm. Polislerin yüzlerine bakama­dım. Sanıyorum Pervin benzer duygularla perişan bir hâldeydi.

Hiç vakit kaybetmeden iki polisle birlikte ve polis arabasıyla geri döndük.

Polisler bize arabada beklememizi söyleyip eve doğru yürüdüler.

Yolda anlaşmıştık. Kapıya varıp zili çalacaklar, "Bir ihbar var Sevgi hanım, güvenliğiniz açısından eve şöyle bir bakacağız." diyeceklerdi. Kimseyi bulamazlarsa teşekkür edip döneceklerdi. Somya altında görülen iri, esmer elin sahibiyle karşılaşırlarsa bizi de çağıracaklardı.

Heyecan içinde beklemeye başladık. Heyecan ve pişmanlık... Ne

müşkül bir duruma düşüvermiştik. Somyanın altındaki yabancı yakalansa da, yakalanmasa da, bizim açımızdan kötüydü. Yakalanırsa Cezmi'nin huzu­ru, yuvası dağılacaktı. Yakalanmazsa iftiracı abla ve enişte durumuna düşe­cektik. Olay duyulduğunda gelin görümce çekemezliğiyle açıklanacak ve kötü puanlar kardeş karısına iftira eden görümceye verilecekti. "Utanmadan bir de polis çağırmışlar... Yahu yuvasını yıkmaya çalıştığınız kim? Kardeşiniz değil mi? Yazıklar olsun." denilecekti. Kimbilir daha neler neler uydurulacaktı? Paralı, parasız günlerde, akşam oturmalarında, tatil gezme­lerinde, düğünlerde, eğlencelerde hep biz konuşulacaktık. Ayaklı gazetelerin flâş haberi olarak haftalarca, aylarca manşette kalacaktık. Pervin 'in gördü­ğü el gerçek de olsa hayal de olsa olaylar aleyhimize gelişecekti. Geri dönüş imkânı olmayan çıkmaz sokağa girmiş gibiydik. Gönül, hepimizin memnun olacağı ve bizi dillere düşürmeyecek, Cezmi'nin yuvasını yıkmayacak, kardeş kapısını yüzümüze kapatmayacak bir kurtuluşu arzu ediyordu. Fakat böyle bir kurtuluş imkânsız görünüyordu. Somya altındaki adam yakalansa da, kayıplara karışmış olsa da bu olay bize yıkım getirecekti. En iyimser ihtimâl, karısına iftira ederek namusunu kirletmeye çalıştığımız için Cezmi'nin kapı­sının ebedî olarak yüzümüze kapanmasıydı. Diğer ihtimâller daha korkunç­tu. Cezmi namusuna düşkün ve sinirli birisiydi. Tabancasını çekerek hem karısını hem çocuğunu vurmayacağını kimse garanti edemezdi.

Düşündükçe müthiş bir çıkmazın içinde olduğumuzu daha iyi anlıyor-duk. Düşündükçe sıkıntıdan patlayacak gibi oluyorduk. Olay nasıl gelişirse gelişsin hepimiz perişan olacaktık. Çaresiz kendimizi bu yakın yıkıma hazır­lamalıydık.

Polislerden birini bina kapısında görünce kahredici düşüncelerden bir an kurtulduk. Arabaya doğru geliyordu. Belli ki, bizi çağıracaktı. Bizi çağıracağına göre adamı yakalamış olmalılardı.

Yanılmamıştık.

Polis doğruca gelip arabanın kapısını açtı.

-    Buyrun, dedi.

-    Yakaladınız mı ? diye sordu Pervin.

-    Yakaladık, dedi Polis.

Demek ki Pervin'in gördüğü el hayal değildi. Biz kurtulmuştuk, fakat Cezmi ve yuvası yanmıştı. Keşke görülen el hayal olsaydı. Ne olacaktı şimdi?

Polis memuru önde biz arkada, yüreklerimizdeki gümbürtüyü dinleye dinleye yürüdük. En çok Sevgi'yi merak ediyordum. Nasıl karşılayacaktı bizi,

neler söyleyecekti, yüzümüze bakabilecek miydi? Sonra o adam... Somyanın altına saklanmış iri, esmer elli adam nasıl birisiydi, kimdi, neciydi, kocası nöbete kalmış yalnız bir kadının evinde oluşunu nasıl açıklayacaktı?...

Yarım saat kadar önce apar topar terkettiğimiz apartmanın dört numaralı dairesine önümüzde polisle, çekine korka girdik. Sevgi antrede karşıladı bizi. Ağlıyordu. Ağlıyor ve çekinmeden gözlerimizin içine bakabili­yordu. Koştu Pervin 'e sarıldı.

-  Ablacığım, dedi. Canım ablacığıml... Allah sizden razı olsun, haya­tımı kurtardınız.

Doğrusu ne anlam vereceğimizi bilemedik. Bıraktı Pervin'i, bana sarıldı.

-  Enişteciğim, dedi. Siz ne iyi insanlarsınız. Sizi bu akşam buraya Allah gönderdi. Gelmemiş olsaydınız mahvolmuştum. Belki yarın cenazemi kaldırırdınız.. ■

Şaşırmış bir hâlde salona girdik. Gördüğümüz manzara bizi daha da çok şaşırttı. Yarım saat önce benim oturduğum somyada orta yaşlı, iri yarı, esmer, şalvarlı bir kadın oturuyor, uykulu gözleriyle sürekli önüne bakıyor­du. Salonun orta yerinde açılmış, dağıtılmış bir bohça vardı. Masa örtüleri, yatak örtüleri, tüller, danteller, oda takımları, çarşaflar, iç çamaşırları ve sehpa üzerinde bir tabanca, bir şarjör...

Kadının ellerine dikkat ettim; esmer ve iri iriydiler. Tıpkı erkek elleri

gibi...

Polis karakolunda alınan ifadeden anlaşıldı ki:

Bohçacı kadın ikindi sıralarında bir şeyler satmak için kapının zilini çalmıştı. Kapıyı açan Sevgi, Bohçacıyla karşılaşmış, bir şeyler almak isteme­diğini belirtmiş, kapıyı kapatmak istemişti. Bohçacı, ille de almasının şart olmadığını, sattığı mallara şöyle bir bakmasını yalvararak rica edince Sevgi kıramamış razı olmuştu. Bu sırada içeriden bir takırtı gelmiş ve İlay ağlama­ya başlamıştı. Sevgi, Bohçacıyı bırakıp ağlayan kızına koşmuş birkaç dakika sonra döndüğünde Bohçacıyı kapıda bulamamıştı. "Gitti" diye düşünerek kapıyı örtmüş günlük işlerine koyulmuştu.

Halbuki, Bohçacı gitmemişti. Sevgi ağlayan çocuğuna koşunca bohça­sını toparlamış, içeri girip somyanın altına saklanmıştı. Niyeti Sevgi'nin kolundaki altın bileziklere sahip olmaktı. Komşusundan öğrendiğine göre Sevgi'nin kocası askerdi ve bu gece eve gelmeyecekti. Karanlık basıncaya kadar somyanın altında gizlenecek, sonra silah zoruyla bilezikleri alıp kaybolacaktı. Plânda hiç yokken uykuya dalıp kalmıştı. Eve polisler geldi­ğinde bile hâlâ uyuyordu.

Sonrası malûmdu. Sevgi kurtulmuştu. Bilezikleri kurtulmuştu. Biz kurtulmuştuk.

Müthiş bir çıkmazda olduğumuzu düşünerek,. çaresizlikler içinde kıvranırken rahatlayıvermiştik.

"Görelim Mevlâm ne eyler

Ne eylerse güzel eyler."

Osman Çeviksoy

(Geriye Hüzün Kalır'dan)

Notlar:

-    Bu hikâye aynı plâna bağlı kalınarak Sevginin ağzından yazılabilir­di.

-    Yine aynı plâna bağlı kalınarak üçüncü tekil kişi ağzından yazılabi­lirdi.

-    Plân değiştirilmeden Pervin ve kocası yerine, Cezmi'nin annesi ile liseye devam eden kardeşi konularak, kardeşinin ağzından yazılabilirdi.

-   Hikâye değişik sonlarla bitirilebilirdi.

7. Başlık Bulma

Başlık bütün yazılar için önemlidir. Hikâye için daha da önemlidir. Bulunacak başlık, hikâyenin konusunu, ana fikrini özetler nitelikte olmama­lı. Hikâye ile ilgili, ancak hikâye hakkında fazla ipucu vermeyen ilginç bir başlık seçilmeli.

Bu hikâyenin başlığı "Bohçacı Kadın" olsaydı, daha başlangıçta somya altında görülen elin bu kadına ait olduğu anlaşılır, gerilim düşerdi. Halbuki biz elin kime ait olduğunu hikâyenin sonuna kadar saklı tuttuk. "Hırsız", "Acemi Hırsız", "Uykuya Yenik Düşen Hırsız" gibi başlıklar da geri­limi düşürecekti. Somyanın altındaki kişinin hırsız olduğunu başlıkta okuyu­cuya söyleseydik sonuç bölümüne kadar yazdığımız birçok cümle gereksiz, hatta anlamsız olacaktı.

"Pervin Hayal Görür mü?" bu hikâye için bulunabilecek uygun başlık­lardan biridir.

8. Kontrol ve Düzeltmeler

Bir hikâyeyi yazarken;

-    Noktalama,

-    İmlâ,

-    İfade,

-    Bilgi,

-    Mantık hatası yapabiliriz.

-    Yeterince anlatmadığımız, gereğinden fazla anlattığımız yerler olabilir.

O hâlde yazdığımız hikâyeyi (her yazıyı) sonradan mutlaka kontrol etmeli, hatalarımızı düzeltmeliyiz. Kontrol ve düzeltmeyi, yazdıktan bir süre sonra yaparsak hatalarımızı daha kolay bulur ve daha iyi netice alırız. Beğenmediğimiz bir yazıyı yırtıp yenisini yazacak kadar da cesur olmalıyız.

 

UYGULAMA

1.  Yaşadığınız, duyduğunuz yahut hayal ettiğiniz şaşırtıcı bir olayı
öğrendiklerinizden hareketle hikâye türünde yazınız.

2.  Yazdıklarınızı derste okuyarak değerlendiriniz.

 

 
< Önceki   Sonraki >


Site Tasarımı
www.isyeriweb.com