Skip to content
޵ an: Ana Sayfa arrow Kutlama ve Anma Programları arrow İstiklâl Marşı'nın Kabulü ve Mehmet Akif ERSOY'u Anma Günü (12 Mart)
İstiklâl Marşı'nın Kabulü ve Mehmet Akif ERSOY'u Anma Günü (12 Mart) Yazdır

 

Hayatı

İstanbul'da doğdu, 27 Aralık 1936'da aynı kentte öldü. Bir medrese hocası olan babası doğumuna ebced hesabıyla tarih düşerek ona 'Rağıyf' adını vermiş, ancak bu yapma kelime anlaşılmadığı için çevresi onu 'Âkif' diye çağırmıştır. Babası Arnavutluk'un Şuşise köyündendir, annesi ise aslen Buharalı'dır. Mehmed Âkif ilköğrenimine Fatih'te Emir Buharî mahalle mektebinde başladı. Maarif Nezareti'ne bağlı iptidaîyi ve Fatih Merkez Rüştiyesi'ni bitirdi. Bunun yanı sıra Arapça ve İslami bilgiler alanında babası tarafından yetiştirildi. Rüştiye'de 'hürriyetçi' öğretmenlerinden etkilendi. Fatih camii'nde İran edebiyatının klasik yapıtlarını okutan Esad Dede'nin derslerini izledi. Türkçe, Arapça, Farsça, ve Fransızca bilgisiyle dikkati çekti. Mekteb-i Mülkiye'nin idadi (lise) bölümünde okurken şiirle uğraştı. Edebiyat hocası İsmail Safa'nın izinden giderek yazdığı mesnevileri şair Hersekli Arif Hikmet Bey övgüyle karşıladı. Babasının ölümü ve evlerinin yanması üzerine mezunlarına memuriyet verilen bir yüksek okul seçmek zorunda kaldı. 1889'da girdiği Mülkiye Baytar Mektebi'ni 1893'te birincilikle bitirdi.


Ziraat Nezareti (Tarım Bakanlığı) emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti sırasında veteriner olarak dolaştığı Rumeli, Anadolu ve Arabistan'da köylülerle yakın ilişkiler kurma olanağı buldu. İlk şiirlerini Resimli Gazete'de yayımladı. 1906'da Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907'de Çiftçilik Makinist Mektebi'nde hocalık etti. 1908'de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine tayin edildi. İlk şiirlerinin yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca hiçbir şey yayımlamadı. 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte Eşref Edip'in çıkardığı Sırat-ı Müstakim ve sonra Sebilürreşad dergilerinde sürekli yazılar yazmaya, şiirler ve çağdaş Mısırlı İslam yazarlarından çeviriler yayımlamaya başladı.



1913'te Mısır'a iki aylık bir gezi yaptı. Dönüşte Medine'ye uğradı. Bu gezilerde İslam ülkelerinin maddi donatım ve düşünce düzeyi bakımından Batı karşısındaki zayıflıkları konusundaki görüşleri pekişti. Aynı yılın sonlarında Umur-u Baytariye müdür muavini iken memuriyetten istifa etti. Bununla birlikte Halkalı Ziraat Mektebi'nde kitabet ve Darülfununda edebiyat dersleri vermeye devam etti. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdiyse de cemiyetin bütün emirlerine değil, sadece olumlu bulduğu emirlerine uyacağına dair and içti.



I. Dünya Savaşı sırasında İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin gizli örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa tarafından Berlin'e gönderildi. Burada Almanlar'ın eline esir düşmüş Müslümanlar için kurulan kampta incelemeler yaptı. Çanakkale Savaşı'nın akışını Berlin'e ulaşan haberlerden izledi. Batı uygarlığının gelişme düzeyi onu derinden etkiledi. Yine Teşkilât-ı Mahsusa'nın bir görevlisi olarak çöl yoluyla Necid'e ve savaşın son yılında profesör İsmail Hakkı İzmirli'yle birlikte Lübnan'a gitti. Dönüşünde yeni kurulan Dâr-ül -Hikmetül İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine getirildi. Savaş sonrasında Anadolu'da başlayan ulusal direniş hareketini desteklemek üzere Balıkesir'de etkili bir konuşma yaptı. Bunun üzerine 1920'de Dâr-ül Hikmet'deki görevinden alındı.



İstanbul Hükümeti Anadolu'daki direnişçileri yasa dışı ilan edince Sebillürreşad dergisi Kastamonu'da yayımlanmaya başladı ve Mehmed Âkif bu vilayette halkın kurtuluş hareketine katkısını hızlandıran çalışmalarını sürdürdü. Nasrullah Camii'nde verdiği hutbelerden biri Diyarbakır'da çoğaltılarak bütün ülkeye dağıtıldı. Burdur mebusu sıfatıyla TBMM'ye seçildi. Meclis'in bir İstiklâl Marşı güftesi için açtığı yarışmaya katılan 724 şiirin hiçbiri beklenilen başarıya ulaşamayınca maarif vekilinin isteği üzerine 17 Şubat 1921'de yazdığı İstiklal Marşı, 12 Mart'ta birinci TBMM tarafından kabul edildi. Sakarya zaferinden sonra kışları Mısır'da geçiren Mehmed Âkif, laik bir Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması üzerine Mısır'da sürekli olarak yaşamaya karar verdi. 1926'dan başlayarak Camiü'l-Mısriyye'de Türk dili ve edebiyatı müderrisliği yaptı. Bu gönüllü sürgün yaşamı sırasında siroz hastalığına yakalandı ve hava değişimi için 1935'te Lübnan'a, 1936'da Antakya'ya birer gezi yaptı. Yurdunda ölmek isteği ile Türkiye'ye döndü ve İstanbul'da öldü.



Mehmed Âkif'in 1911'de 38 yaşında iken yayımladığı ilk kitabı Safahat bağımsız bir edebi kişiliğin ürünüdür. Bununla birlikte kitabın Tevfik Fikret'ten izler taşıdığı görülür. Fransız romantiklerinden Lamartine'i Fuzuli kadar, Alexandre Dumas fils'i Sâdi kadar sevdiğini belirten şair, bütün bu sanatçıların uğraşı alanlarına giren 'manzum hikâye' biçimini kendisi için en geçerli yazı olarak seçmiştir. Ancak, sahip olduğu köklü edebiyat kaygusu onun yalınkat bir manzumeci değil, bilinçle işlenmiş ve gelişmeye açık bir şiir türünün öncüsü olmasını sağlamıştır. Mehmed Âkif'in düşünsel gelişiminde en belirleyici öğe onun çağdaş bir İslamcı oluşudur.



Çağdaş İslamcılık, Batı burjuva uygarlığının temel değerlerinin İslam kaynaklarına uyarlı olarak yeniden gözden geçirilmesini, Batı'nın toplumsal ve düşünsel oluşumuyla özde bağdaşık, ama yerel özelliklerini koruyan güçlü bir toplum yapısına varmayı öngörür. Bu görüşe koşut olarak Mehmed Âkif'in şiir anlayışı Batılı, hatta o dönemde Batı'da bile örneklerine az rastlanacak ölçüde gerçekçidir. Kafiyenin geleneksel Osmanlı şiirinde bir bela olduğunu savunan, resim yapmanın yasak sayılmasının, somut konumların betimlenmesini aksattığı ve bu yüzden şiirin olumsuz etkiler altında kaldığı görüşünü ileri süren Mehmed Âkif, Fuzuli'nin Leylâ vü Mecnûn adlı yapıtının plansız olduğu için yeterince başarılı olamadığını dile getirecek ölçüde çağdaş yaklaşımlara eğilimlidir. Konuşma diline yaslandığı için kolayca yazılıvermiş izlenimi veren şiirleri biçime ilişkin titiz bir tutumun örnekleridir. Hem aruzdan doğan bağların üstesinden gelmiş, hem de şiirin bütününü kapsayan bir iç musiki düzenini gözetmiştir. Dilde arılaşmadan yana olan tutumunu her şiirinde biraz daha yalın bir söyleyişi benimseyerek somutlukla ortaya koymuştur.



Mehmed Âkif geleneksel edebiyatın olduğu kadar, Batı kültürünün değerleriyle etkileşimi kabul eder, ancak Doğu'ya ya da Batı'ya öykülenmeye şiddetle karşı çıkar. Çünkü her edebiyatın doğduğu toprağa bağlı olmakla canlılık kazanabileceği ve belli bir işlevi yerine getirmedikçe değer taşımayacağı görüşündedir. Gerçekle uyum içinde olmayı herşeyin üstünde tutar. Altı yüzyıllık seçkinler edebiyatının halktan uzak düştüğü için bayağılaştığına inanır. İçinde yaşanılan toplumun özellikleri göz önüne alınmadan Batılı yeniliklere öykünmenin doğrudan doğruya edebiyata zarar vereceği, 'edebsizliğin başladığı yerde edebiyatın biteceği' anlayışına bağlı kalarak 'sanat sanat içindir' görüşüne karşı çıkmış, 'libas hizmetini, gıda vazifesini' gören bir şiiri kurma çabasına girişmiştir. Bu yüzden toplumsal ve ideolojik konuları şiir ile ve şiir içinde tartışma ve sergileme yolunu seçmiştir. Bütün çıplaklığıyla gerçeği göstermekteki amacı okuyucusunu insanların sorunlarına yöneltmektir. Bu kaygıların sonucu olarak yoksul insanların gerçek çehreleriyle yer aldığı şiirler Türk edebiyatında ilk kez Mehmed Âkif tarafından yazılmıştır.




Mehmed Âkif şiirinin yaşadığı dönemde ve sonrasında önemini sağlayan gerçekçi tutumudur. Bu şiirde düş gücünün parıltısı yerini gözle görülür, elle tutulur bir yapıya bırakmıştır. Şairin nazım diline bu dilin özgül niteliğini bozmaksızın elverişli olduğu gelişmeyi kazandırması, aruz veznini yumuşatmayı, başarmasıyla mümkün olmuştur. Bu aynı zamanda Türkçe'nin şiir söylemedeki olanaklarının ne ölçüde geniş olduğunu göstermesi demektir. Söz konusu dönemde her şairin dili kişisel bir dil kurma adına dar bir vadiye sıkışmak zorunda kalmıştı. Mehmed Âkif dilin toplumsal kimliğini öne çıkarmış, üslupta öz günlük ve kişiselliğe ulaşmıştır. Yenilikçi bir şair olarak, yaşadığı dönemde görülen ölçüsüz yenilik eğiliminin bozucu etkilerine, ölçüsü işleviyle bağlantılı bir şiir kurmak suretiyle sınır çekmeye çalışmıştır.



Mehmet Âkif Ersoy'un Edebî Kişiliği
 
Ölümünün üzerinden ... yıl geçmesine rağmen büyük şair, fikir ve dava adamı Mehmet Akif Ersoy; birbirinden güzel şiirleriyle, destanlarıyla, ölümsüz İstiklâl Marşı'yla ahlâk ve fazilet örneklerini sergilediği hatıralarıyla hâlâ aramızda yaşamaktadır.


O, sanatını İslâm'ın anlaşılması ve Müslümanların birliği için kullanmış, kuvvetli bir iman ve heyecanla sadece Türk Şiiri'nin değil, belki dünya şiirinin en mükemmel manzûmelerini söylemiştir.

Zaman,çok iyi değerlendiricidir.Mehmet Akif Ersoy gibi büyük insanların düşüncelerinin, mücadelerinin, attıkları adımların ne kadar doğru olduğunu gün geçtikçe daha iyi ortaya çıkarmaktadır.

Türkçe'ye kuvvetle hakim, Arapça ve Fransızca'yı çok iyi bilen Akif'in ilk şiir çalışmaları Baytar Mektebi'nde okuduğu yıllarda başlar.Yayınlanan ilk şiiri " Kur'an'a Hitap" başlığını taşır.Mehmet Akif, şiire Muallim Naci gibi sağlam söy- leyişli bir üstadın izinden yürüyerek başlamış, doğudan Hafız ve Sadî'yi, batıdan Lamartine ve Alexandre Dumas'ı beğenmiş ve okumuştur.

Şair,1908'den sonra, aruz ölçüsünü başarıyla kullanarak halkın dert ve sıkıntılarını dile getirdiği manzum hikayeleriyle dikkatleri üzerine çeker.Bu hikâyelerde camiler, kahvehaneler, sokaklar, meyhaneler, hastaneler, yetimler, yoksullar, idari bozukluklar tablo tablo tasvir edilir.

"... Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim. İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim."

1912'li yıllar savaş yıllarıdır.Toplum şairinin şiiri değişir, destanlaşır.İlk büyük destan Çanakkale'de yaşanır ve yazılır.Bu destanın kahramanları gençliğimiz ve milletimizdir.Akif, milletinin namusunu çiğnetmeyen bu imanlı nesilden çok ümitlidir.Bu nesil, memlekete fen ve teknolojiyle donanmış, ahlâklı ve imanlı bir medeniyet getirecektir.Şair, "Çanakkale Şehitlerine" isimli şiirinde savaş anını canlı tablolarla coşkun bir şekilde anlatır.Şiirinde insanı saran ve savaş ortamının büyük dehşetini hissettiren bir anlatım hakimdir.Seçilen kelimeler, kafiyeler, ses özellikleri, savaş manzarasıyla bütünleşir ve şöyle dile gelir.

"Öteden sâikalar parçalıyor âfakı: Beriden zelzeleler kaldırıyor amâkı: Bomba şimşekleri beyniinden inip her siperin:. Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin. Yerin altında cehennem gibi binlerce Lağam. Atılan her lağamın yaktığı: yüzlerce adam. Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer O ne müthiş tipidir:saavrulur enkaz-ı beşer"

İkinci destan hüzün destanıdır.Bursa, İstiklâl Harbi öncesinde Yunanlılar tarafından işgal edilir.Bu hadise; Türk tarihinin en acı hadisesidir.O gün, Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi'nin Gümüşlü'deki türbesinde Türk'ün mu- kaddesatına hakaret edilir.Bu durum karşısında büyük bir ıstırapla haykıran ilk Türk şairi Mehmet Akif olur.Bunun üzerine Bülbül şiirini yazar.Milli şairimiz Akif, bu şiirinde 27 asırlık şiir lisanımızı tam bir gönül ürperişiyle bir yanık bülbül gibi inletir.Şiirin -nın, - nin diye musîkîsinde bir inleyiş duyulur.

Şöyle der:

"Eşin var, âşiyanın var, baharın var ki beklerdin. Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin? O zümrüt tahta kondun bir semavi saltanat kurdun; Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun"

Nihayet milli şairimizin de tam merkezinde olduğu büyük bir milletin her şeyini ortaya koyarak yaptığı büyük bir savaş, Kurtuluş Savaşı ve milli şairimiz Mehmet Akif'in ümidiyle, imanıyla ortaya koyduğu İstiklâl Savaşımız kadar büyük bir eser İstiklâl Marşımız'dır.İstiklâl Marşı'nda bir milletin kendine olan güveni, imanı, ümidi, haklılığı, hür ve bağımsız yaşama kararlılığı ve geleceğe uzanan duası vardır.Bu marş Türkçe'nin bütün inceliklerini bilen bir şair tarafın- dan tam bir lisan ve vicdan sağlamlılığı içinde yazılmıştır.Akif'in Safahat'ına almadığı İstiklâl Marşı tam 724 şiir içinden seçilerek kabul edilmiştir.Bugün her zamankinden daha çok Akif'lere, Asım'lara bu milletin ihtiyacı var!


ESERLERİ
Nazım

1. "Safahat Birinci Kitap": İçinde 44 manzumevardır. Toplamı 3 000 dize kadardır. Konularını toplumun acı çeken çeşitli kesimlerinden, hürriyet, istibdat gibi siyasal olaylardan, şairin mistik duygularından ve bu dünyevi vazifelerden almaktadır.
2. "Safahat İkinci Kitap": Süleymaniye Kürsüsünde Süleymaniye Camii'ne giden iki kişinin söyleşilerini içeren bir başlangıçla kürsüde Seyyah Abdürreşit İbrahim'i konuşturan uzun bir bölümden oluşmaktadır. 1 000 dizedir.
3. "Safahat Üçüncü Kitap": Hakkın Sesleri Toplumsal felaketler karşısında insanları uyarmak için gerçek İslami mesajı yansıtmaktadır. Toplamı 500 dize tutan 10 parça manzumedir. Manzumelerde Akif, partizanlığa, umutsuzluğa, ırkçılığa ve ateizme çatmaktadır.
4. "Safahat Dördüncü Kitap": Fatih Kürsüsünde İki arkadaşın Fatih yolundaki konuşmalarını içeren bir bölümle, Fatih Camii Kürsüsü'ndeki vaizin konuşması olarak verilen uzunca metni içermektedir. 1 800 dizedir. Toplumsal ve siyasal bir yergidir. Tembellik, gerilik ve batı mukallitleri hedef alınmıştır.
5. "Safahat Beşinci Kitap": Hatıralar Tümü 1 600 dizedir. Manzumelerde toplumsal felaketler karşısında Allah'a yakarılmakta, İslamiyeti gerektiği gibi ve geri kaldığı için tembel halk ve aydınlar suçlanmakta, Akif'in gezdiği yerlerdeki izlenimleri anlatılmaktadır.
6. "Safahat Altıncı Kitap": Asım 2 500 dizelik tek parçadan meydana gelmektedir. Savaş vurguncuları, köylülerin durumu, geçmişe bakış anlayışı, eğitim-öğretim, medrese, ırkçılık, batıcılık, gençlik gibi birçok konu üzerinde durmakla birlikte, Akif'in gerçek görüşünü temel alır. Hocazade(Akif) ile Köse İmam arasında karşılıklı konuşmalar biçiminde geliştirilmiştir.
7. "Safahat Yedinci Kitap": Gölgeler Akif'in 1918-1933 yılları arasında yayımlanmış manzumelerini içermektedir. Bunların toplamı bir kısmı kıta olmak üzere 41'dir. Manzumelerin üçü ayet yorumu olarak kaleme alınmıştır. Yazdıkları dönemin Akif üzerindeki etkilerini yansıtmaktadır.
8. "Son Safahat": Ölümünden sonra, damadı Ömer Rıza Doğrul tarafından Akif'in basılmamış şiirleri bir araya getirilerek bu ad verilmiş ve 1943'teki toplu basımın sonuna konmuştur. 16 manzumedir ve birçoğu kıtadır. Safahat'ın daha sonraki basımlarında Son Eserleri başlığı altında verilmiştir. M.Ertuğrul Düzdağ'ın tertip ettiği 8. Basımda bunlara 11 yeni manzume eklenmiştir.
9. "Safahat (Toplu Basım)": 6 Safahat'ın ve Son Safahat'ın yeni harflerle toplu basımıdır. Ömer Rıza Doğrul tarafından basıma hazırlanmış, bir mukaddime, indeks ve önsöz konulmuştur.


NESİR

1. "İttihat Yaşatır, Yükseltir, Tetrika Yakar Öldürür" : Mehmet Akif ile Aksekili Ahmet Hamdi Bey'in, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Şehzadebaşı Kulübü'nde yaptıkları birer konuşma Mev'aziz-I Diniye Birinci Kısım adıyla bastırılmıştır. Buradaki 54-60. Sayfalar Mehmet Akif'in konuşmasını kapsamaktadır.
2. "Kastamonu'da Nasrullah Kürsüsü'nde" : Akif'in Kastamonu Nasrullah Kürsüsü'nden yaptığı konuşmasıdır. Akif, Sevr Anlaşması'nı anlatmaktadır.
3. "Kur'an'dan Ayetler ve Nesirler": Üç bölümlük eserin birinci bölümünde Kur'an Tefsirleri, ikinci bölümde Milli Mücadele döneminde yazılmış üç tefsiri ile Kastamonu ve ilçelerindeki vaazları üçüncü bölümde ise edebiyat yazıları, hasbihalleri yer almaktadır.
4. "Mehmet Akif Ersoy ( Safahat ve İstiklal Marşı Şairi), Kur'an -I Kerim'den Ayetler (Meal-Tefsir)- Mev'izeler (Balkan Harbi'nde-Milli Mücadele'de)": Hazırlayan: Suat Zühtü Özalp. Birinci kısımda Akif'in yorumladığı ayetlerin Kur'an yazısı ve Latin harfleriyle okunuşu, meali ve tefsiri veriliyor. Bunların sayısı 32'dir. İkinci kısım da sekiz konuşma vardır. Bunlardan üçü Balkan Savaşı yıllarında yapılmıştır. Zağanos ve Nasrullah Camiileriyle Kastamonu ve ilçelerindeki konuşmalarından oluşur.
5. "Mehmet Akif, İstiklal Marşı Şairimizin İstiklal Harbindeki Vaazları": Hazırlayan: Hasan Boşnakoğlu
6. "Babanzade Ahmet Naim, Profesör Abbas Mahmut Akkad, Mehmet Akif: İman ve Ahlak": Hazırlayan: Süleyman Fahir
7. "Mehmet Akif Ersoy Hutbeler": Sadeleştiren: Maruf Evren


ÇEVİRİ

1. "Müslüman Kadını": Mısırlı Ferid Vecdi'den tercüme edilmiştir.
2. "Hanoto'nun (Hanotaux) Hücmuna": Muhammed Abduh'un İslami Müdeafaası Fransız Dışişleri Bakanlarından Hanotaux, yazdığı bir makalede, İslamın medeniyeti kabule elverişli olmadığını ileri sürmüş, Muhammed Abduh da buna bir cevap vermiştir. Akif'in bu çevirisi, daha sonra kitap haline getirilmiştir.
3. "İçkinin Hayat-ı Beşerde Açtığı Rahneler": Abdülaziz Çaviş'ten çevrilmiştir.
4. "Anglikan Kilisesi'ne Cevap": Abdülaziz Çaviş'ten tercüme edilmiştir. Kitap ayrıca Hazreti Ali'nin Bir Devlet Adamına Emirnamesi adıyla da Mehmet Akif'in çevirisinden yayımlanmıştır.
5. "Mehmet Akif Külliyatı": Hazırlayan İsmet Hakkı Şengüler. Akif'in çevirilerine ayrılmıştır.6.Orani: (Kamil Flamaryon'dan)
7. "Hadika-i Fikriyye": (Ferit Vecdi'den)
8. "Müslümanlıkla Medeniyet": (Ferit Vecdi'den)
9. "Medeniyet-i İslamiye Tarihi'nin Hataları": (Şiblinnumani'den) Corci Zeydan tarafından yazılan Medeniyet-i İslamiye Tarihi adlı eserin hatalarını göstermek amacıyla Hintli Şiblinnumani'nin yazdığı eserlerdir.
10. "Asr Suresi Tefsiri": ( Muhammed Abduh'dan)
11. "Alemi İslam": Hastalıkları ve Çareleri: (Abdülaziz Çaviş'ten)
12. "Müslümanlık Fikir ve Hayata Neler Bahşetti?": ( Abdülaziz Çaviş'ten)
13. "Kavmiyet ve Din, İslam ve Medeniyet": (Abdülaziz Çaviş'ten)
14. "Esrar-ül Kur'an": (Abdülaziz Çaviş'ten) Bu eserin çoğu bölümünü Mehmet Akif Ersoy tercüme etmiştir.
15. "İslamlaşmak": (Sait Halim Paşa'dan) Fransızcadan çeviridir.

 

ESERLERİ

Bülbül
Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;
Nihâyet, bir zamanÇanakkale Şehitlerine
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı'
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Avusturalya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi serhaddi;
'O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme' dedi.
Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.


Canan Yurdu
Eyvah! sevgilininyurdu ıssız kalmış
Ayak bastığı heryer kırgın bir mezar olmuş
İçindeki ahenk uçmuş da
Ses seda kalmamış yuvada
Yer yer gömülü durur emeller
Sanki kıyamet gününü beklerler...
Ya rab! niye böyle bir yığın toprak
Olmuş yatıyor o temiz saha?
Ya rab! niçin o parıltı ortada yok?
Ya rab! niçin uzayıp gitmekte bu gölge?
Ya rab! sevgilinin yuvası üzerine
Gerilmiş bu kat kat aydınlık perdesinin anlamı ne?



Hasta
Bence Doktor, onu siz soyarak dinleyiniz;
Hastalık çünkü değil öyle ehemmiyetsiz.
Sade bir nezle-i sadriyyemi illet? Nerede?
Çocuğun hali fenalaştı son günlerde,
Ameliyata çıkarken sınıf on gün evvel,
Bu da gelmez mi? Dedim 'Kim dedi, oğlum sana gel?
Nöbet üstünde adam kaçmalı yorgunluktan;
Hadi yavrum, hadi söz dinle de bir parça uzan.'
O zamandan beridir za'fi terakki ediyor;
Görünen: bir daha kalkınması artık pek zor;
Uyku yokmuş; gece hep öksürüyormuş; ateşin
Oluyormuş biraz dindiği

- Ben zaten işin,
Bir ay evvel biliyordum ne vahim olduğunu
Bana ihtara ne hacet, a beyim. Simdi bunu?
Maamafih yeniden bakalım dikkatle:
Hükmü kat' i verelim, etmeye gelmez acele.

- Çağırın hastayı gelsin.

- Kapının perdesini,

Açarak girdi o esnada düzeltip fesini,
Bir uzun boylu çocuk.. Lakin o bir levha idi..!
Öyle bir levha-i rikkat ki unutmam ebedi,
Rengi uçmuş yüzünün, gözleri çökmüş içeri.
Elmacıklar iki baştan çıkıvermiş ileri.
O şakaklar göçerek cepheyi yandan sıkmış;
Fırlamış alnı, damarlarla beraber çıkmış,
Bet-beniz kül gibi olmuş uçarak nur-i şebâb;
O yanaklar iki solgun güle dönmüş, bitâb!
O dudaklar morarıp kavlamış artık derisi;
Uzamış saç gibi kirpiklerinin her birisi!
Kafa yük gibi kesilip boynuna, çökmüş bağrı;
İki değnek gibi yükselmiş omuzlar yukarı.

- Otur oğlum seni dikkatlice bir dinleyelim …

Soyun evvelce, fakat …

- Siz soyunuz yok halim!

Soydu bîçâreyi üç-beş kişi birden, o
zaman
Aldı bir heykeli uryân-i sefalet meydan
Yok bu kemik külçesinin dinlenecek bir ciheti:
' Bakmasak hastayı nevmid ederiz belki ' diye;
Çocuğun göğsüne yaklaştım biraz dinlemeye:
Öksür Oğlum … Nefes al…Oldu, giyin;
Bakayım nabzına... A’ la... Sana yavrum, kodein
Yazayım, öksürüyorsun, O, keser, pek iyidir…
Arsenik hapları al, söylerim eczacı verir.
Hadi git, kendine iyi bak…

- Nasıl ettin doktor?

- Edecek yok, çocuk artık yola girmiş, gidiyor!

Sol taraftan rienin zirvesi tekmil çürümüş;
Hastalık seyr-i tabiisini almış yürümüş.
Devri salisteki asarı o mel'un marazin Var tamamıyle, değil hiçbir eksik arazin.
Bütün a'raz, sehikiyle, zefiriyle…

- Yeter!
Hastanın çehresi meydan da! İnsanda meğer
Olmasın his denilen şey.. O değil, lakin biz
Bunu ' Tebdil-i hava ' derde nasıl göndeririz?
Surda üç-beş günü var.. Gönderelim Yolda ölür….
' Git! ' demek, hem, düşünürsek ne büyük bir zuldür!
Hadi göndermeyelim.. Var mı fakat imkanı?
Kime dert anlatırız? Bulsan a derdi anlayanı!

- Sözünüz doğru, Müdür bey; ne yapıp yapmalı; tek
Bu çocuk gitmelidir. Çünkü eminim, pek pek,
Daha bir hafta yasar, sonra sirayet de olur;
Böyle bir hastayı gönderse de mektep ma'zur.

- Bir mübaşşir çağırın.

- Buyrun efendim.

- Bana bak:

Hastanın gitmesi herhalde muvafık olacak.
' Sana tebdil-i hava tavsiye etmiş doktor.
Gezmiş olsan açılırsın..' diye bir fikrini sor.
' İstemem! ' de o fakat dinleme, iknaa çalış;
Kim bilir, belki de biçare çocuk anlamamış?

- Şimdi tebdil-i hava var mı benim istediğim?
Bırakın halime artık beni, rahat öleyim!
Üç buçuk yıl bana katlandı bu mektep, üç gün
Daha katlansa kıyamet mi kopar? Hem ne içün
Beni yıllarca barındırmış olan bir yerden.
' Öleceksin! ' diye koğmak? Bu koğulmaktır. Ben,
Kimsesiz bir çocuğum nerde gider yer bulurum?
Etmeyin sokaklarda perişan olurum!
Anam ölmüş babamın bilmiyorum hiç yüzünü;

Sanki atideki mevhum refahım giderek,
Onu çalkandığı hüsranlar, içinden çekecek!
Kardeşim kurduğun amali devirmekte ölüm;
Beni göm hurfe-i nisyana, ben artık öldüm!
Hangi bir derdim için ağlıyayım, bilmiyorum.
Döktüğüm yaşları çok görmeyiniz; mağdurum!
O kadar sa'y-i beliğin bu sefalet mi sonu?
Biri evvelce eğer söylemiş olsaydı bunu,
Çalışıp ömrümü çılgınca heba etmezdim,
Ben bu müstakbele mazimi feda etmezdim!
Merhamet bilmeyen insanlara bak, Yarabbi,
Koğuyorlar beni bir sail-i avere gibi!

- Seni bir kerre koğan yok, bu sözün pek haksız.
' İstemem yollamayın ' dersen eğer, kal, yalnız..
Hastasın..

- Hem Verem'im! Söyle, ne var saklayacak!

- Yok canim, öyle değil…

- Öyle ya herkes ahmak,

Bırakırlar mi, eğer gitmemiş olsam acaba?
Doğrudur gitmeliyim.. Koşturunuz bir araba.
Son sınıftan iki vicdanlı refikin koluna
Dayanıp çıktı o biçare, sefalet yoluna.
Atarak arkaya bir lemba-i lebriz-i elem, Onu teb'id edecek paytona yaklaştı ' Verem'!
Tuttu bindirdi çocuklar sararak her yerini,
Öptüler girye-i matem dökerek gözlerini;

- Çekiver doğruca istasyona ….

- Yok, yok, beni ta,

Götür İstanbul’a bir yerde bırak ki; guraba,
- Kimsenin onlara aldırmadığı bir sırada -
Uzanıp ölmeye bir şilte bulurlar orada!



Durmayalım

Sa'di diyor ki: 'Bir gece biz kervan ile
Ağır ağır gitmekte iken yolumuz düştü bir çöle.
Hızla geçmek için o korkutucu ıssız çölü,
Bütün yolcular istirahati feda ederek,
Gitmektelerdi.Bir aralık bende yürümeye güç
Hiç kalmamış ki düşmüşüm artık uykuya yenik.
Avare bir yolcuyu bekler mi kafile?
Çaresiz yola devam edecek varıncaya dek konak yerine.
Bir de uyandım ki başucuma dikilmiş bir deveci şunları
söylemekte:
'Kalk ey zavallı yolcu, uzaklaştı kervan!
Uykum benim de yok değil ama bu çöl,
İstirahat yeri olurmu ki bin türlü korku var?
Varmak istediği yere varıp durmayıp giden;
Yoktur kurtuluş ümidi bu çöller geçilmeden.
Yazık ki yolda böyle düşen uyku derdine,
Hep yolcular gider de kalır kendi kendine! '

Gerçi olayın kendisi önemsizdir, bunda haklısın, ancak düşün:
İnsaflı ol, bundan başka hikmet dolu bir prensip varmı bugün?
Varmak istersen -diyor Sa'di eğer maksada,
Tuttuğun yollar hiç bitmeyecek gibi olsada;
Yola devam et, durmayıp git, yolda kalmaktan sakın!
Azim sahibi insan için neymiş uzak, neymiş yakın?
Hangi güçlüktür ki gayrete gelince kolaylaşmasın?
Hangi korkunç şey varki insandan korkmasın?
kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
Şehirden kaçmak isterken sular zâten kararmıştı;
Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdiyi sarmıştı.
Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl...
Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.
Muhitin hâli 'insâniyyet'in timsâlidir, sandım;
Dönüp mâziye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!
Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryâd,
O müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:
Ki vâdiden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.
Ne muhrik nâğmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi:
Ağaçlar, taşlar ürpermişti, güyâ Sur-ı Mahşerdi!


-Eşin var, âşiyânın var, baharın var, ki beklerdin;
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?
O zümrüd tahta kondun, bir semâvi saltanat kurdun;
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.
Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin, hânumânın şen, için şen, kâinâtın şen.
Hazansız bir zemin isterse, şâyed ruh-ı ser-bâzın,
Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkum-ı pervâzın,
Değil bir kayda, sığmazsın -kanatlandın mı- eb'ada;
Hayâtın en muhayyel gâyedir ahrâra dünyâdâ.
Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perişandır?
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman huruşandır?
Hayır, mâtem senin hakkın değil...Mâtem benim hakkım:
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
Teselliden nasibim yok, hazân ağlar bahârımda:
Bugün bir hânumansız serseriyim öz diyârımda!
Ne hüsrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garb'a çiğnettim de çıktım hak-i ecdâdı!
Hayâlimden geçerken şimdi; fikrim hercümerc oldu,
Selâhaddin-i Eyyubi'lerin, Fâtih'lerin yurdu.
Ne zillettir ki: Nâkuus inlesin beyninde Osmân'ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın!
Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzi serâb olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, turâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden Yıldırım Hân'ın;
Şenâ'atlerle çiğnensin muazzam kabri Orhan'ın;
Ne haybettir ki: Vahdet-gâhı dinin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş!
Yıkılmış hânumanlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüzbinlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem...
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!


ANILAR
Bir Ölüm Hikayesi

M. Fehmi Reyhan

Altı ay evvel İstanbul rıhtımına yanaşan vapurun merdivenlerinden süzülen bir gölgeyi birdenbire tanıyamamış, dikkatle yüzüne bakınca, büyük bir faciayla karşılaştım. Midhat Cemal ‘eyvah’ dedi. Bu eyvah içime işledi. Bu görüntü M. Akif’e aitti. Üstad hakikaten erimişti. Ama memleket havasının onu düzelteceğine inanıyordu. Ölümünden üç gün evvel, yakın bir akrabayı ziyarete getireceğimi söyleyince:
- Hayır getirme! İnşaallah ben kendimi toplar toplamaz, kendisini görmeye gideceğim, dedi. Bu ümidini sonuna kadar muhafaza etti.

İlaç almalarının dışındaki zamanlarda da bunları yaptı. Ancak, sıhhati de gün geçtikçe bozuluyordu. Durumunun ağırlaşması üzerine köşke değil Beyoğlu’ndaki bir apartmana misafir edildi. 26 Aralık’ta durumu düzelir gibi oldu. Memleket meseleleri hakkında sorular sorar, konuşmalar yapar durumdaydı. 26 Aralık 1936 saat 19:30. Durumu iyi. Neşeli, her zamankinden daha sağlıklı bir görüntüsü var. Misafirlerden sonra kızı ve eşiyle görüşmüş. Saat 20:10’da durumu ağırlaşmış. Yaşadığı krizlerden biri gelmiş. Bu kriz nefes alıp vermesini öyle zorlaştırmıştır ki dayanılmaz bir hal almıştır.

Kur’an okunmaya başlanmıştır. Kur’an’la beraber son nefesini verdi, dünyevi ızdıraplardan kurtuldu. Pehlivan, dağ gibi, duygusu da, fikri de coşkun ve büyük insan M. Akif erimiş, erimiş ve iyi bir kul olmaya çalıştığı Rabbine kavuşmuştu.


Mektep Arkadaşının Çocukları

Mithat Cemal KUNTAY

Baytar mektebindeyken, sınıf arkadaşı Hasan Efendiyle Akif o kadar dosttu ki birbirlerine söz veriyorlardı, ileride çoluk çocuk sahibi olurlarsa ölenin çocuklarına kalan bakacaktı. Bunu bana anlattığı sıralarda Akif genç ve Hasan Efendi, yaşlı olmakla beraber dinçti: Baytar mektebindeki bu fazilet mukavelesinin tatbikine çok vakit vardı. İçimden güldüm. Kendi kendime düşünüyordum: Mektepteyken insanlar, umumen, seciye kahramanıdırlar fakat yaş ilerleyip de insan hayata karışınca... Akif:
- Ne düşünüyorsun? Dedi.
- Hiç. Dedim.

Aradan yıllar geçti. Meşrutiyette, Baytar Müdüriumumîsi Abdullah'ı, Ziraat Nazırı, derecesini indirerek başka yere kaydırdı. Akif, onun muaviniydi; öfkeleniyordu: Abdullah Bey Mon Pelye'de ziraat okumuştu. Ona karşı bu haksızlık reva mıydı? Bu öfke o kadar fazilet: Erdem, mukavele: Sözleşme, umumen: Bütünüyle, seci-ye: Karakter, Müdüriumumi: Genel Müdür şiddetliydi ki, anlıyordum, kendine ait olmayan bu haksızlıktan Akif kendi aleyhine bir netice çıkaracaktı. Nasıl ki, ertesi gün, Ziraat Nezaretindekî memuriyetinden istifa etti.

Beylerbeyi'ndeki evinde kendi yağı ile kavruluyordu. O sırada, ona, her cuma, sabahtan gidiyordum: Kitap okuyorduk. Sabahtan gittiğim için de öğle yemeklerine ondaydım. îstifadan sonra mazeretler bularak yemeklerden sonra gitmeye başladım: Evin ıstırabı o derece belliydi.
Bir cuma Akif'in evinde sekiz çocuk buldum. Teker teker çok sevimli olan çocuklar bir araya gelince ne manzara alırlar malûmdur. Evde sekiz kişilik bir kıyamet kopuyordu. Akif'in beş çocuğuna katılan bu üç çocuğun komşudan gelmiş ufak misafirler olduğunu zannettim ve ertesi cuma bu çocuk gürültüsüyle artık karşılaşmam sandım. Fakat her cuma sekiz çocukla sofada aynı kıyamet kopuyordu. Akif de buna katlanıyordu. Bu üç çocuğun gelişi, Akif'in çocuklarına da fazla hürriyet vermişti.

Bir cuma, sofada, çocuklardan birinin yanağını hıncımdan çimdikler gibi sıkarak, Akif e sordum:
- Kim bu yavrular?
Akif cevap vermedi.
Odaya girince, bu üç ıstırabını, bu misafir çocuklarını Akif’le takılarak tebrik ettim. Akif in yüzü değişti:
- Misafir çocukları değil, benîm çocuklarım! Dedi.
Üç beş haftada üç çocuğu nasıl olurdu?
- Hasan Efendi öldü de..Dedi; ve bu çocuklar, kim evvel ölürse hayatta olanın bakacağı çocuklardı, rahmetli Hasan Efendinin çocukları. Fakat Akif bu çocuklardan daha güzeldi: Mektepte verdiği sözü hâlâ unutmayan bir çocuk.



Söz Namustur

Mithat Cemal KUNTAY

Akif için kelimelerin mefhumu tek, bu mefhumların rengi tekti. Renkler kalın çizgilerle ayrılmıştı. Birinin nerede başlayıp ötekinin nerede bittiği belli olmayan ve bir mefhuma girmiş iki renk onun dünyasında yoktu. Bir işin takribenligi onun gözünde yalan kadar çirkindi. Kırmızıya pembe diyorsanız cürümdü, ona dörtte gidecek de dördü on geçe gitmişseniz, geç kaldığınız bu on dakika kabahatti. Bundan, o, kocaman bir namus mefhumu çıkarıyordu. Ben de bu iri yarı namusa bazan kızıyor, bazan gülüyordum. Treni kaçıramazdınız: Namusa mugayirdi.
Meşrutiyetin ilk seneleri, bir cuma, adam boyu kar yağdı. O gün Akif in hazzetmediği şeyler işlemedi. Araba, tramvay, şimendifer ve vapur... Çapa'daki bizim eve o gün sütçü, ekmekçi gibi adamlar bile gelmediler. Öğle yemeğinden sonra biz hâlâ ekmekçiyi beklerken nihayet kapı çalındı; fakat... Akif Bey gelmişti! Bıyığının yarısı donmuştu. Şaşırdım. Nasıl geldiğine hayret ettim:

Beylerbeyi'nden nasılsa Beşiktaş'a bir vapur işlemişti. 'Bu kadar mı? dedim. Tabi ki bu kadardı. Ve tabi ki Beşiktaş'tan Çapa'ya işleyen bir şey yoktu; ancak bunu sormaya lüzum yoktu; çünkü Beşiktaş'tan Çapa'ya bu havada insanlar yürüyerek de gelirdi. Bu karda, tipide yaya yürünülen mesafeye ben şaştıkça Akif de benim hayretime şaşıyordu:
Gelmemem için kar, tipi kâfi değil, vefat etmem lâzımdı. Çünkü geleceğim diye söz vermiştim.
İnsanların birbirlerine verdikleri sözün bu kadar korkunç bir şey olması, o gün beni ürküttü.
- Akif, dedim; sen eğer verilen sözün manasını bu türlü anlıyorsan bana izin ver de ben bu türlü anlamayım. Benim verdiğim sözün şiddetli bir lodosa bile tahammülü yoktur!
- Ben böyleyim! dedi.
- Ben de böyleyim! dedim.
Bu vak'adan sonra ona söz vermekten korktum. Dediğini gibi onun gözünde ne karayel fırtınası, ne diz boyu kar mazeret-i meşrua değildi.




Avrupalının Gerçek Yüzü

Mithat Cemal KUNTAY

Sinirlerine dokunan bir mısra vardı:
Milletim nev'-i beşerdir, vatanım rûy-i zemin! (İnsanlık milletimdir, yeryüzü vatanım) Bu mısraı okuduğum gün acı acı gülerek;
-Sen de bu yalana inanıyor musun? Bir Avrupalının nev'-i beşerinde, rûy-i zemininde Türkler ve Müslümanlar dahildir sanıyor musun? Dedi. Sonra tuhaf bir şey anlattı:
-Umumî Harpte biz üç kişi Berlin'e gittiğimiz zaman Alman Hükümeti bize ne dedi bilir misin? Türklerle ittifak ettik diye Rayiştak'ta Katolik mebuslar bağırıyorlar, Müslümanlar ve Türkler gibi vahşîlerle medenî Alman milleti nasıl birleşir? diyorlar. Makaleler yazınız da Türklerin ve Müslümanların da insan olduklarını bu adamlara karşı ispat edelim. dedi.
-Acayip! dedim.
-Bundan daha acayibi var! dedi; yine ; Umumî Harpte Viyana'da idim; bir gece Viyana kiliselerinin çanları çalmaya başladı; otelin penceresinden baktım; caddede her elde bir mum, herkes haykırıyordu. Kendi kendime: Müttefikimiz Viyanalılar galiba cephede bir muzafferiyet kazandılar. dedim. Sokağa fırladım. Bir dükkâncıya:
-Bir zafer haberi mi var! dedim.
Adam:
-Zafer de söz mü? dedi. İngilizler Müslümanlardan Kudüs'ü aldılar: İngiliz ordusu Allenby'nin kumandasında Kudüs'e girdi. Mukaddes şehir aydan kurtuldu, haça kavuştu. Ve Akif bunu anlattıktan sonra gözlerime dik dik baktı:
-Milletim nev'-i beşer, vatanım rüy-i zemin! Öyle mi? dedi. Sonra ilâve etti:
-Biz bu yalana inanırsak, ne milletimiz kalır, ne rûy-i zeminimiz! Avrupa'nın nev'-i beşerinde ben
yoksam, benim nev'-i beşerimde de o yoktur.



Akif Türk Olarak Yaşadı

Hasan Basri ÇANTAY

Evet, ona tam bir İslâm şairi diyebiliriz. Kuvvetli, imanlı, ateşli bir İslâm şairi! Fakat, Türk daima başta kalmak şartıyla. Dört lisanı edebiyatıyla bilen Akif, Türk olarak yazdı, Türk olarak düşündü, Türk olarak yaşadı ve nihayet Türk olarak öldü.

Akif'in bir vak'asını hatırlarım: İlk millî kaynaşma ve savaşlarda üstat Balıkesir'e gelmişti. Onun samimî arkadaşlarından biri Gönen'e teşkilât kurmaya gitmişti. Dönüşünde o arkadaş dedi ki:
- ( )'ler Türklere cefa ediyorlar. Millî teşkilâtı boğmaya çalışıyorlar.
Akif'in o zaman hiç düşünmeden, kükreyerek verdiği cevap şudur:
- Orada bir Türk Ocağı açınız ve mücadele ediniz!
Akif'in beraberinde bulunan İstanbul'dan gelen bir kişi, Üstat, sizi Türkçü görüyorum. demek istedi. Akif'in ağzından alev gibi şu kelimeler çıktı:
- Ya ne zannediyorsun? Türk'e hiçbir kavmin horoz olmasına tahammül edemem!

Âkifname, s. 225, İstanbul 1966



Eşref Edip Anlatıyor;

Akif'in Mısır'daki Yaşayışından Sahneler

Hâlvan'daki Yuvası
Mısır'da Kahire'den uzak bir köye, Hâlvan'a çekilmişti. Orada münzevi denecek bir tarzda yaşıyordu. Haftada iki gün Kahire'ye iner, darülfünundaki dersini okutur, dersten çıkar çıkmaz hemen trene atlar, Hâlvan'a dönerdi.

Bazen Prens Halim Beyin dairesine uğrar, İmameddin Beyi ziyaret eder; bazen de Ezher'e gider, orada pek sevdiği Yozgatlı İhsan Efendinin odasında oturur, Türk talebe ile birlikte çay içer, sohbet eder, geç kalmış gibi hemen koşa koşa Hâlvan'a dönerdi.

Kışın Abbas Halim Paşa Hâlvan'a gelince daima onunla görüşür. Kahire'de Prens Halim Beyi ziyaret eder, onların sohbetinden büyük zevk alırdı. Bir de Hâlvan'da onun çok sevdiği bir dostu vardı: Abdülvehhab Azzam. Ahlâkı da irfanı gibi yüksek olan bu aziz dost da, onun için büyük bir varlıktı.

Fakat yaz geldi mi artık görüşecek kimse kalmaz, büsbütün inzivagâhına çekilirdi. Ara sıra Ezher'deki birkaç Türk talebe onu ziyaret eder, onlarla hoş vakitler geçirirdi. Yalnız son zamanlarda bir yaz İskenderiye'ye, bir yaz Antakya'ya, hastalığında da Lübnan ve Antakya'ya birkaç aylık seyahat yapabildi.


Şehir Onu Bunaltıyordu

Şehirde dolaşmaktan, kalabalıktan, insanlardan çok sıkılırdı. Ben 1932'de ilk Mısır'a gittiğini zaman Kahire'nin görülecek yerlerini bana göstermek için birkaç saat şehirde kalışı onu âdeta bunaltıyordu.

Büyük bir izaz olmak üzere, birlikte Ezher'i, müzeyi. Darülfünunu, Hayvanat bahçesini, büyük camileri gezdik, ehramları gördük.

Bir cuma günü de Mısır'ın, belki de İslam âleminin en mümtaz, en güzel okuyan hafızı, Şeyh Muhammed Rıfat'ı dinledik:
- Bir de buranın en meşhur muganniyesi Ümmü Gülsüm var, onu da bir gece sen gider, dinlersin, dedi.
Görüyordum ki üstat şehirde bunalıyordu. Kahire'de biraz fazla kaldık mı, çok sıkılıyordu. Geçirdiği münzevi hayat onu büsbütün şehirden uzaklaştırmıştı.


Hatimle Teravih


Eve döner dönmez hemen entarisini giyer, abdest alır, namaz vakti ise namazını kılardı. İnziva hayatı, senelerce Kur'an tercümesi ile meşguliyet, onu takva sahibi yapmıştı. Kur'an'ı su gibi ezber okurdu.
- Allah'a hamdolsun, demir hafız oldum derdi. Şimdi Ramazanlarda teravihi hatimle kıldırıyorum.
- Hangi camide?
- Camide değil, evde. Bizim oğlan (Tahir) cemaat oluyor, ben imam, beraber kılıyoruz. Birkaç rekât sonra, bakıyorum, Tahir arkamda yok. O kadar dayanabilmiş. Artık ben hem imam hem cemaat oluyorum.


Dayanıklı Müslüman

Müderris İhsan Efendi anlatıyor: Bazı Ramazan geceleri biz de üstada cemaat oluyorduk. Yanlışsız okuyordu.
- Üstat, hakikaten siz demir hafız olmuşsunuz, derdik.
- Evet, derdi. Ben bunu Hocama da yazdım. Dedim ki: Ben Kur'an'ı himmetinizle takviye ettim. Şimdi hatimle teravih kıldırıyorum. Bana dayanıklı Müslüman gönder.


Sakin Geçen Zamanları

Üstat Mısır'a hicret ettiği zaman iki sene kadar Abbas Halim Paşanın misafiri oldular. Paşanın Hâlvan'daki büyük sarayının karşısında küçük bir köşk var. Orası üstada tahsis olunmuştu. Üstat orada çok sakin, müsterih bir hayat geçirdi. (Firavunla yüz yüze) şiirini orada yazdı. Bu şiirini Abbas Halim Paşanın refika-i muhteremeleri Prenses Fahrünnisa Hatice Hanımefendi Hazretlerine ithaf etti.

Burada geçirdiği senelerin, hayatının en sükûnetli zamanları olduğunu üstat daima söylerdi.
Sonra ailesini de Mısır'a götürünce ayrı bir ev kiraladı. Hâlvan'ın bir köşesinde, sahra yanında bir evceğiz.




Çanakkale Şehitleri ve Yazılışı

Mithat Cemal KUNTAY

Ne Mehmet Akif ne Eşref Bey o gece uyuyabildiler... Mehmet Akif daha sonra, yine beraber geçen hayat safhalarında o geceyi daima hatırladı. Çünkü o gece Mehmet Akif, Çanakkale destanını yazmadan canını almaması için Allah'a yalvardı: Bu, bir çocuk yakarışı idi. Masum, tertemiz, hiçbir fâni hissin ucuna dokunamadığı bir yalvarış...

Eşref Bey anlatır: Hayatımda, Mehmet Akif kadar vakar ve ciddiyetini muhafaza eden insanlara az rastlamışımdır: Bu, mücerret bir tevekkül duygusunun neticesi değildi: Kadere rıza gösterme felsefesinin yanında, dünya nimetlerine olan istiğnanın da tezahürü idi. Biz İstanbul'dan çıkarken, ailesine, Teşkilât-ı Mahsusa'nın hiçbir murakabe ve teftişe tâbi olmayan müstakil kasasından para bırakması için öyle ısrar etmiştim ki, beni reddederse kıracağını anladıktan sonra muvafakat etmiş ve emin olunuz, kızararak:
- Siz ne isterseniz yapınız. Rica ederim, bu mevzulara beni muhatap yapmayınız., demişti. Fâni nimetler için bu kadar müstağni bir insanın, şahsî mevzular üzerinde hassas olmaması mümkün müydü?

El-Muazzam istasyonundaki o çöl gecesi, heyecan ve edebî kudretini, vatanının ve milletinin saadeti, istiklâli, fazileti uğruna vakfetmiş büyük bir şairin, rabbani ve ilâhî olduğuna şüphe olmayan heyecan ve vecdi andıran istiğrakına şahit oldu. Akif, âdeta cezbe hâlinde idi... Çok az konuşan bu büyük şair, şimdi, bir çağlayan hâlinde idi. Benimle değil, âdeta kendi kendisine konuşuyordu: Milletinin büyüklüğüne, kahramanlığına, yiğitliğine inanmıştı. İnanıyordu... Medeniyet ve teknik, işte bütün vasıtalarıyla Çanakkale'ye yığılmıştı: Para, vasıta, malzeme, insan, her şey boldu. Ya biz? Biz bunların sadece birisinden değil, her şeyinden mahrumduk. Neyimiz vardı? Mehmetçiğin imânı.... Âsım'ın nesli dediği ve babasının talebesi Köse İmam'ın oğlu olan Âsim, 1914-1918 Birinci Dünya Harbi'nin ve daha sonra 1918-1932 Millî Mücadele devrinin destanını yaratmış olan o eşsiz, o fedakâr, o kahraman neslin bir örneği idi: Çanakkale'de, Sarıkamış'ta. Galiçya'da, Filistin'de, daha sonra İnönü'de, Sakarya'da, Dumlupınar'da kahramanlık destanı yaratmış olan o bulunmaz nesil, Âsım'ın nesli idi... Akif o gece. bu neslin maddî manevî terkibini, gelecek nesillere anlatmadan canını almaması için Allah'a yalvardı. Hem nasıl yalvarış!.. Kalın, davudi, erkek bir sesi vardı. Kelimelerin ve harflerin hakkını vererek konuşurdu. Âdeta, kendi nefsine karşı ant içiyor ve bu ahdi, gönülden inandığı Tanrının yüce varlığına iletiyordu:
- Yarabbi!.. Bana bu destanı bir âciz kulunun ifadesinin azamîsi içinde yâd edebilmenin saadet ve imkânını bahşet. Bu ulvî vazifeyi bana nasip et, sonra emanetini al. Yarabbi!.. Bana bu lütfü çok görme. În'am ve ikramının namütenahi hazinesinden bu âciz kulunun şu duasını bargâh-ı ulûhiyetinde kabul eyle...

Ve, duası, hıçkırıklarla kesiliyordu. Sabahı böylece bulduk. Onu teskin etmek ne mümkündü ne de aklıma böyle bir müdahale geliyordu. Bu, bir heyecan ve ilham manzarası idi ve ben onu görebilmiş olmakla mübâhi mahdut fânilerden idim. Sesim değil, nefesim çıkmıyordu:
Şimdi sizlere bir hakikati iblâğ edeyim... Çanakkale Destanını Mehmet Akif, Hicaz yolculuğu devam ederken, daha yolda yazdı ve ancak ondan sonradır ki, tabiî hüviyetine girebildi.

Necid Çöllerinde Mehmet Akif, Boğaziçi Yayınları, 1992




Mehmet Akif: İslamcı Bir Şairin Romanı

Emin ERİŞİRGİR

… O İstanbul Lisesinin (Sultanisinin )Malûmat-ı Medeniye, Hukukiye ve İktisadiye Muallimliği için açılan müsabaka imtihanında muvaffak olduğu zaman Naim Bey Orta Öğretim Umum Müdürü idi. İstanbul Maarif Müdürlüğüne yazılan tâyin tezkeresini almak üzere bu Daireye gittiği zaman Mümeyyiz Osman Bey, «Müdürü Umumî Beye sizi götürmeliyim» diye onu aldı, Naim Beyin oturduğu küçük bir odaya girdiler. Mümeyyiz «imtihanda muvaffak olan... efendi» diye tanıtınca Naim Beyin kendisine yaptığı iltifata baktı da, «acaba Akif Bey beni bu zata vaktile söylemiş miydi?» diye kuruntuya bile kapılmıştı…

…Akif hasta olarak Mısır'dan İstanbul'a döndüğn zaman, İstiklâl Savaşı destanının yazılmamış olmasından müteessirdi;
— İyileşirsem, diyordu, bu destanı ben yazacağım ve orada Naimi, Hüseyin Kâzım'ı, Süleyman Nazif'i kendi dilleriyle konuşturacağım. Sonuncusu hakkında ne diyeceğini belki azçok sezme kaabildir. Fakat ne Naim, ne Hüseyin Kazım Beylerin İstiklâl harbi hakkında ona dediklerini, yazık ki, bugün tahmin bile mümkün değildir…

… Arkadaşı Lütfi Bey asker olduğu için, ikide bir ona:
- Ömer Bey, bu Çanakkale Harbi ne olacak? diye sorardı.
İlk zamanları bu subay harb kaidelerini anlatır ve sonra insan kudreti dışında bir sebep olmazsa biz orada tutunamayız, diye cevap verirdi. Bunları işitince O:
- Aman Ömer Bey, ne diyorsun sen, Çanakkale bizim tek dayangacımız, o yıkılırsa halimiz ne olur ? derdi ve başlardı ağlamaya...

Ömer Lütfi Bey, Akif'in teselliye muhtaç olduğunu anlamıştı. Artık bundan sonra aynı sual karşısında kalınca, O, «böyle olursa, göyle giderse» biz orada dayanırız demeye bağladı. Fakat Akif, «şöyle giderse, böyle olursa» şartlarına tahammül edemiyor, hattâ dinlemiyordu bile... Ona «bütün dünya toplanıp gelse, merak etme, Çanakkale düşmez» denmeliydi…

…Bir aralık Namık Kemal'in "Silistre" adlı piyesi hatırına geldi. O zaman büsbütün müteessir olmuştu: «Bu büyük adam, diyordu, hiç olmazsa Silistre'yi sahneye koymuştu. Ondan sonraki nesil, sözlerinin önünde Silistre'den on kat, yüz kat daha büyük kahramanlık menkıbelerini gördüler de bizim yazarlar bu manzaraları ne bir piyes, ne de bir roman içine sokamadılar. Yazık değil mi buna?»…




Nizamettin Nazif TEPEDELENCİOĞLU

... İşte o günlerden birinde, bir öğle yemeğinden sonra büromda çalışırken yine bizi ziyarete geldiğini görmüştüm. Akif, bir parça dalgındı.
Şimdi onun kırk yıl önce bir yaz gününde gazetenin daracık yazı odasında marangoz elinden yeni çıkmış adi tahtadan bir masanın yanında; yanı başımda cüssesinden gıcırdayan cılız bir tahta iskemle üzerinde oturduğunu görür gibi oluyorum. (...) kocaman bir el kurşun kalemlerden birini kavrıyor. Aslan pençesini andıran bir toplu iğne kadar ufaklaşan kalemi elinde tuttuğu bir kâğıt tomarı süratle gezdiriyor... İşte genç gözlerime çarpan yedi kelime;
Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak... Onun çalıştığını görünce kendisini lafa tutmadım. İşime devam ettim. Aradan ne kadar zaman geçti bilmem. Belki yirmi dakika, belki yarım saat. Birden neşeli bir sesle bana hitap ettiğini duydum.
- Dinle bakalım delikanlı!
-Buyur üstad...
Sana bîr şey okuyacağım. Bakalım nasıl bulacaksın?
Ve Estağfurullah üstad dememe vakit bırakmadan gayet hafif bir sesle okumaya başladı. (...)
-Sehlimümteni...
- O kadar ileriye gitme... Beğenirler mi dersin?
- Hakimiyeti Milliye'nin bunu neşredecek nüshası kapışılır kanaatindeyim. Tamamladınız mı?
- Henüz değil... Fakat yarın öğle üzerine kadar bitirmeye mecburum.
- Neden bu acele üstadım?
- Acemi çapkın, bunu İstiklâl Marşı Komisyonu'na vereceğim. Hakimiyet'e değil. En son müddet yarın.
- Öyle ise üstad... beş yüz lirayı kazanacağımıza yemin edebilirim.
Gözlerini odanın bir köşesine daldırarak heyecandan boğulan bir sesle:
- Beş yüz lira mı, dedi, onu almayacağıma seni temin ederim. Fakat bugünkü isyanı en iyi ben ifadelendirmek istiyorum. Bunun için bilemezsin içimde ne büyük bir istek var...
Bir Ölüm Hikayesi

M. Fehmi Reyhan

Altı ay evvel İstanbul rıhtımına yanaşan vapurun merdivenlerinden süzülen bir gölgeyi birdenbire tanıyamamış, dikkatle yüzüne bakınca, büyük bir faciayla karşılaştım. Midhat Cemal ‘eyvah’ dedi. Bu eyvah içime işledi. Bu görüntü M. Akif’e aitti. Üstad hakikaten erimişti. Ama memleket havasının onu düzelteceğine inanıyordu. Ölümünden üç gün evvel, yakın bir akrabayı ziyarete getireceğimi söyleyince:
- Hayır getirme! İnşaallah ben kendimi toplar toplamaz, kendisini görmeye gideceğim, dedi. Bu ümidini sonuna kadar muhafaza etti.

İlaç almalarının dışındaki zamanlarda da bunları yaptı. Ancak, sıhhati de gün geçtikçe bozuluyordu. Durumunun ağırlaşması üzerine köşke değil Beyoğlu’ndaki bir apartmana misafir edildi. 26 Aralık’ta durumu düzelir gibi oldu. Memleket meseleleri hakkında sorular sorar, konuşmalar yapar durumdaydı. 26 Aralık 1936 saat 19:30. Durumu iyi. Neşeli, her zamankinden daha sağlıklı bir görüntüsü var. Misafirlerden sonra kızı ve eşiyle görüşmüş. Saat 20:10’da durumu ağırlaşmış. Yaşadığı krizlerden biri gelmiş. Bu kriz nefes alıp vermesini öyle zorlaştırmıştır ki dayanılmaz bir hal almıştır.

Kur’an okunmaya başlanmıştır. Kur’an’la beraber son nefesini verdi, dünyevi ızdıraplardan kurtuldu. Pehlivan, dağ gibi, duygusu da, fikri de coşkun ve büyük insan M. Akif erimiş, erimiş ve iyi bir kul olmaya çalıştığı Rabbine kavuşmuştu.


Mektep Arkadaşının Çocukları

Mithat Cemal KUNTAY

Baytar mektebindeyken, sınıf arkadaşı Hasan Efendiyle Akif o kadar dosttu ki birbirlerine söz veriyorlardı, ileride çoluk çocuk sahibi olurlarsa ölenin çocuklarına kalan bakacaktı. Bunu bana anlattığı sıralarda Akif genç ve Hasan Efendi, yaşlı olmakla beraber dinçti: Baytar mektebindeki bu fazilet mukavelesinin tatbikine çok vakit vardı. İçimden güldüm. Kendi kendime düşünüyordum: Mektepteyken insanlar, umumen, seciye kahramanıdırlar fakat yaş ilerleyip de insan hayata karışınca... Akif:
- Ne düşünüyorsun? Dedi.
- Hiç. Dedim.

Aradan yıllar geçti. Meşrutiyette, Baytar Müdüriumumîsi Abdullah'ı, Ziraat Nazırı, derecesini indirerek başka yere kaydırdı. Akif, onun muaviniydi; öfkeleniyordu: Abdullah Bey Mon Pelye'de ziraat okumuştu. Ona karşı bu haksızlık reva mıydı? Bu öfke o kadar fazilet: Erdem, mukavele: Sözleşme, umumen: Bütünüyle, seci-ye: Karakter, Müdüriumumi: Genel Müdür şiddetliydi ki, anlıyordum, kendine ait olmayan bu haksızlıktan Akif kendi aleyhine bir netice çıkaracaktı. Nasıl ki, ertesi gün, Ziraat Nezaretindekî memuriyetinden istifa etti.

Beylerbeyi'ndeki evinde kendi yağı ile kavruluyordu. O sırada, ona, her cuma, sabahtan gidiyordum: Kitap okuyorduk. Sabahtan gittiğim için de öğle yemeklerine ondaydım. îstifadan sonra mazeretler bularak yemeklerden sonra gitmeye başladım: Evin ıstırabı o derece belliydi.
Bir cuma Akif'in evinde sekiz çocuk buldum. Teker teker çok sevimli olan çocuklar bir araya gelince ne manzara alırlar malûmdur. Evde sekiz kişilik bir kıyamet kopuyordu. Akif'in beş çocuğuna katılan bu üç çocuğun komşudan gelmiş ufak misafirler olduğunu zannettim ve ertesi cuma bu çocuk gürültüsüyle artık karşılaşmam sandım. Fakat her cuma sekiz çocukla sofada aynı kıyamet kopuyordu. Akif de buna katlanıyordu. Bu üç çocuğun gelişi, Akif'in çocuklarına da fazla hürriyet vermişti.

Bir cuma, sofada, çocuklardan birinin yanağını hıncımdan çimdikler gibi sıkarak, Akif e sordum:
- Kim bu yavrular?
Akif cevap vermedi.
Odaya girince, bu üç ıstırabını, bu misafir çocuklarını Akif’le takılarak tebrik ettim. Akif in yüzü değişti:
- Misafir çocukları değil, benîm çocuklarım! Dedi.
Üç beş haftada üç çocuğu nasıl olurdu?
- Hasan Efendi öldü de..Dedi; ve bu çocuklar, kim evvel ölürse hayatta olanın bakacağı çocuklardı, rahmetli Hasan Efendinin çocukları. Fakat Akif bu çocuklardan daha güzeldi: Mektepte verdiği sözü hâlâ unutmayan bir çocuk.



Söz Namustur

Mithat Cemal KUNTAY

Akif için kelimelerin mefhumu tek, bu mefhumların rengi tekti. Renkler kalın çizgilerle ayrılmıştı. Birinin nerede başlayıp ötekinin nerede bittiği belli olmayan ve bir mefhuma girmiş iki renk onun dünyasında yoktu. Bir işin takribenligi onun gözünde yalan kadar çirkindi. Kırmızıya pembe diyorsanız cürümdü, ona dörtte gidecek de dördü on geçe gitmişseniz, geç kaldığınız bu on dakika kabahatti. Bundan, o, kocaman bir namus mefhumu çıkarıyordu. Ben de bu iri yarı namusa bazan kızıyor, bazan gülüyordum. Treni kaçıramazdınız: Namusa mugayirdi.
Meşrutiyetin ilk seneleri, bir cuma, adam boyu kar yağdı. O gün Akif in hazzetmediği şeyler işlemedi. Araba, tramvay, şimendifer ve vapur... Çapa'daki bizim eve o gün sütçü, ekmekçi gibi adamlar bile gelmediler. Öğle yemeğinden sonra biz hâlâ ekmekçiyi beklerken nihayet kapı çalındı; fakat... Akif Bey gelmişti! Bıyığının yarısı donmuştu. Şaşırdım. Nasıl geldiğine hayret ettim:

Beylerbeyi'nden nasılsa Beşiktaş'a bir vapur işlemişti. 'Bu kadar mı? dedim. Tabi ki bu kadardı. Ve tabi ki Beşiktaş'tan Çapa'ya işleyen bir şey yoktu; ancak bunu sormaya lüzum yoktu; çünkü Beşiktaş'tan Çapa'ya bu havada insanlar yürüyerek de gelirdi. Bu karda, tipide yaya yürünülen mesafeye ben şaştıkça Akif de benim hayretime şaşıyordu:
Gelmemem için kar, tipi kâfi değil, vefat etmem lâzımdı. Çünkü geleceğim diye söz vermiştim.
İnsanların birbirlerine verdikleri sözün bu kadar korkunç bir şey olması, o gün beni ürküttü.
- Akif, dedim; sen eğer verilen sözün manasını bu türlü anlıyorsan bana izin ver de ben bu türlü anlamayım. Benim verdiğim sözün şiddetli bir lodosa bile tahammülü yoktur!
- Ben böyleyim! dedi.
- Ben de böyleyim! dedim.
Bu vak'adan sonra ona söz vermekten korktum. Dediğini gibi onun gözünde ne karayel fırtınası, ne diz boyu kar mazeret-i meşrua değildi.




Avrupalının Gerçek Yüzü

Mithat Cemal KUNTAY

Sinirlerine dokunan bir mısra vardı:
Milletim nev'-i beşerdir, vatanım rûy-i zemin! (İnsanlık milletimdir, yeryüzü vatanım) Bu mısraı okuduğum gün acı acı gülerek;
-Sen de bu yalana inanıyor musun? Bir Avrupalının nev'-i beşerinde, rûy-i zemininde Türkler ve Müslümanlar dahildir sanıyor musun? Dedi. Sonra tuhaf bir şey anlattı:
-Umumî Harpte biz üç kişi Berlin'e gittiğimiz zaman Alman Hükümeti bize ne dedi bilir misin? Türklerle ittifak ettik diye Rayiştak'ta Katolik mebuslar bağırıyorlar, Müslümanlar ve Türkler gibi vahşîlerle medenî Alman milleti nasıl birleşir? diyorlar. Makaleler yazınız da Türklerin ve Müslümanların da insan olduklarını bu adamlara karşı ispat edelim. dedi.
-Acayip! dedim.
-Bundan daha acayibi var! dedi; yine ; Umumî Harpte Viyana'da idim; bir gece Viyana kiliselerinin çanları çalmaya başladı; otelin penceresinden baktım; caddede her elde bir mum, herkes haykırıyordu. Kendi kendime: Müttefikimiz Viyanalılar galiba cephede bir muzafferiyet kazandılar. dedim. Sokağa fırladım. Bir dükkâncıya:
-Bir zafer haberi mi var! dedim.
Adam:
-Zafer de söz mü? dedi. İngilizler Müslümanlardan Kudüs'ü aldılar: İngiliz ordusu Allenby'nin kumandasında Kudüs'e girdi. Mukaddes şehir aydan kurtuldu, haça kavuştu. Ve Akif bunu anlattıktan sonra gözlerime dik dik baktı:
-Milletim nev'-i beşer, vatanım rüy-i zemin! Öyle mi? dedi. Sonra ilâve etti:
-Biz bu yalana inanırsak, ne milletimiz kalır, ne rûy-i zeminimiz! Avrupa'nın nev'-i beşerinde ben
yoksam, benim nev'-i beşerimde de o yoktur.



Akif Türk Olarak Yaşadı

Hasan Basri ÇANTAY

Evet, ona tam bir İslâm şairi diyebiliriz. Kuvvetli, imanlı, ateşli bir İslâm şairi! Fakat, Türk daima başta kalmak şartıyla. Dört lisanı edebiyatıyla bilen Akif, Türk olarak yazdı, Türk olarak düşündü, Türk olarak yaşadı ve nihayet Türk olarak öldü.

Akif'in bir vak'asını hatırlarım: İlk millî kaynaşma ve savaşlarda üstat Balıkesir'e gelmişti. Onun samimî arkadaşlarından biri Gönen'e teşkilât kurmaya gitmişti. Dönüşünde o arkadaş dedi ki:
- ( )'ler Türklere cefa ediyorlar. Millî teşkilâtı boğmaya çalışıyorlar.
Akif'in o zaman hiç düşünmeden, kükreyerek verdiği cevap şudur:
- Orada bir Türk Ocağı açınız ve mücadele ediniz!
Akif'in beraberinde bulunan İstanbul'dan gelen bir kişi, Üstat, sizi Türkçü görüyorum. demek istedi. Akif'in ağzından alev gibi şu kelimeler çıktı:
- Ya ne zannediyorsun? Türk'e hiçbir kavmin horoz olmasına tahammül edemem!

Âkifname, s. 225, İstanbul 1966



Eşref Edip Anlatıyor;

Akif'in Mısır'daki Yaşayışından Sahneler

Hâlvan'daki Yuvası
Mısır'da Kahire'den uzak bir köye, Hâlvan'a çekilmişti. Orada münzevi denecek bir tarzda yaşıyordu. Haftada iki gün Kahire'ye iner, darülfünundaki dersini okutur, dersten çıkar çıkmaz hemen trene atlar, Hâlvan'a dönerdi.

Bazen Prens Halim Beyin dairesine uğrar, İmameddin Beyi ziyaret eder; bazen de Ezher'e gider, orada pek sevdiği Yozgatlı İhsan Efendinin odasında oturur, Türk talebe ile birlikte çay içer, sohbet eder, geç kalmış gibi hemen koşa koşa Hâlvan'a dönerdi.

Kışın Abbas Halim Paşa Hâlvan'a gelince daima onunla görüşür. Kahire'de Prens Halim Beyi ziyaret eder, onların sohbetinden büyük zevk alırdı. Bir de Hâlvan'da onun çok sevdiği bir dostu vardı: Abdülvehhab Azzam. Ahlâkı da irfanı gibi yüksek olan bu aziz dost da, onun için büyük bir varlıktı.

Fakat yaz geldi mi artık görüşecek kimse kalmaz, büsbütün inzivagâhına çekilirdi. Ara sıra Ezher'deki birkaç Türk talebe onu ziyaret eder, onlarla hoş vakitler geçirirdi. Yalnız son zamanlarda bir yaz İskenderiye'ye, bir yaz Antakya'ya, hastalığında da Lübnan ve Antakya'ya birkaç aylık seyahat yapabildi.


Şehir Onu Bunaltıyordu

Şehirde dolaşmaktan, kalabalıktan, insanlardan çok sıkılırdı. Ben 1932'de ilk Mısır'a gittiğini zaman Kahire'nin görülecek yerlerini bana göstermek için birkaç saat şehirde kalışı onu âdeta bunaltıyordu.

Büyük bir izaz olmak üzere, birlikte Ezher'i, müzeyi. Darülfünunu, Hayvanat bahçesini, büyük camileri gezdik, ehramları gördük.

Bir cuma günü de Mısır'ın, belki de İslam âleminin en mümtaz, en güzel okuyan hafızı, Şeyh Muhammed Rıfat'ı dinledik:
- Bir de buranın en meşhur muganniyesi Ümmü Gülsüm var, onu da bir gece sen gider, dinlersin, dedi.
Görüyordum ki üstat şehirde bunalıyordu. Kahire'de biraz fazla kaldık mı, çok sıkılıyordu. Geçirdiği münzevi hayat onu büsbütün şehirden uzaklaştırmıştı.


Hatimle Teravih


Eve döner dönmez hemen entarisini giyer, abdest alır, namaz vakti ise namazını kılardı. İnziva hayatı, senelerce Kur'an tercümesi ile meşguliyet, onu takva sahibi yapmıştı. Kur'an'ı su gibi ezber okurdu.
- Allah'a hamdolsun, demir hafız oldum derdi. Şimdi Ramazanlarda teravihi hatimle kıldırıyorum.
- Hangi camide?
- Camide değil, evde. Bizim oğlan (Tahir) cemaat oluyor, ben imam, beraber kılıyoruz. Birkaç rekât sonra, bakıyorum, Tahir arkamda yok. O kadar dayanabilmiş. Artık ben hem imam hem cemaat oluyorum.


Dayanıklı Müslüman

Müderris İhsan Efendi anlatıyor: Bazı Ramazan geceleri biz de üstada cemaat oluyorduk. Yanlışsız okuyordu.
- Üstat, hakikaten siz demir hafız olmuşsunuz, derdik.
- Evet, derdi. Ben bunu Hocama da yazdım. Dedim ki: Ben Kur'an'ı himmetinizle takviye ettim. Şimdi hatimle teravih kıldırıyorum. Bana dayanıklı Müslüman gönder.


Sakin Geçen Zamanları

Üstat Mısır'a hicret ettiği zaman iki sene kadar Abbas Halim Paşanın misafiri oldular. Paşanın Hâlvan'daki büyük sarayının karşısında küçük bir köşk var. Orası üstada tahsis olunmuştu. Üstat orada çok sakin, müsterih bir hayat geçirdi. (Firavunla yüz yüze) şiirini orada yazdı. Bu şiirini Abbas Halim Paşanın refika-i muhteremeleri Prenses Fahrünnisa Hatice Hanımefendi Hazretlerine ithaf etti.

Burada geçirdiği senelerin, hayatının en sükûnetli zamanları olduğunu üstat daima söylerdi.
Sonra ailesini de Mısır'a götürünce ayrı bir ev kiraladı. Hâlvan'ın bir köşesinde, sahra yanında bir evceğiz.




Çanakkale Şehitleri ve Yazılışı

Mithat Cemal KUNTAY

Ne Mehmet Akif ne Eşref Bey o gece uyuyabildiler... Mehmet Akif daha sonra, yine beraber geçen hayat safhalarında o geceyi daima hatırladı. Çünkü o gece Mehmet Akif, Çanakkale destanını yazmadan canını almaması için Allah'a yalvardı: Bu, bir çocuk yakarışı idi. Masum, tertemiz, hiçbir fâni hissin ucuna dokunamadığı bir yalvarış...

Eşref Bey anlatır: Hayatımda, Mehmet Akif kadar vakar ve ciddiyetini muhafaza eden insanlara az rastlamışımdır: Bu, mücerret bir tevekkül duygusunun neticesi değildi: Kadere rıza gösterme felsefesinin yanında, dünya nimetlerine olan istiğnanın da tezahürü idi. Biz İstanbul'dan çıkarken, ailesine, Teşkilât-ı Mahsusa'nın hiçbir murakabe ve teftişe tâbi olmayan müstakil kasasından para bırakması için öyle ısrar etmiştim ki, beni reddederse kıracağını anladıktan sonra muvafakat etmiş ve emin olunuz, kızararak:
- Siz ne isterseniz yapınız. Rica ederim, bu mevzulara beni muhatap yapmayınız., demişti. Fâni nimetler için bu kadar müstağni bir insanın, şahsî mevzular üzerinde hassas olmaması mümkün müydü?

El-Muazzam istasyonundaki o çöl gecesi, heyecan ve edebî kudretini, vatanının ve milletinin saadeti, istiklâli, fazileti uğruna vakfetmiş büyük bir şairin, rabbani ve ilâhî olduğuna şüphe olmayan heyecan ve vecdi andıran istiğrakına şahit oldu. Akif, âdeta cezbe hâlinde idi... Çok az konuşan bu büyük şair, şimdi, bir çağlayan hâlinde idi. Benimle değil, âdeta kendi kendisine konuşuyordu: Milletinin büyüklüğüne, kahramanlığına, yiğitliğine inanmıştı. İnanıyordu... Medeniyet ve teknik, işte bütün vasıtalarıyla Çanakkale'ye yığılmıştı: Para, vasıta, malzeme, insan, her şey boldu. Ya biz? Biz bunların sadece birisinden değil, her şeyinden mahrumduk. Neyimiz vardı? Mehmetçiğin imânı.... Âsım'ın nesli dediği ve babasının talebesi Köse İmam'ın oğlu olan Âsim, 1914-1918 Birinci Dünya Harbi'nin ve daha sonra 1918-1932 Millî Mücadele devrinin destanını yaratmış olan o eşsiz, o fedakâr, o kahraman neslin bir örneği idi: Çanakkale'de, Sarıkamış'ta. Galiçya'da, Filistin'de, daha sonra İnönü'de, Sakarya'da, Dumlupınar'da kahramanlık destanı yaratmış olan o bulunmaz nesil, Âsım'ın nesli idi... Akif o gece. bu neslin maddî manevî terkibini, gelecek nesillere anlatmadan canını almaması için Allah'a yalvardı. Hem nasıl yalvarış!.. Kalın, davudi, erkek bir sesi vardı. Kelimelerin ve harflerin hakkını vererek konuşurdu. Âdeta, kendi nefsine karşı ant içiyor ve bu ahdi, gönülden inandığı Tanrının yüce varlığına iletiyordu:
- Yarabbi!.. Bana bu destanı bir âciz kulunun ifadesinin azamîsi içinde yâd edebilmenin saadet ve imkânını bahşet. Bu ulvî vazifeyi bana nasip et, sonra emanetini al. Yarabbi!.. Bana bu lütfü çok görme. În'am ve ikramının namütenahi hazinesinden bu âciz kulunun şu duasını bargâh-ı ulûhiyetinde kabul eyle...

Ve, duası, hıçkırıklarla kesiliyordu. Sabahı böylece bulduk. Onu teskin etmek ne mümkündü ne de aklıma böyle bir müdahale geliyordu. Bu, bir heyecan ve ilham manzarası idi ve ben onu görebilmiş olmakla mübâhi mahdut fânilerden idim. Sesim değil, nefesim çıkmıyordu:
Şimdi sizlere bir hakikati iblâğ edeyim... Çanakkale Destanını Mehmet Akif, Hicaz yolculuğu devam ederken, daha yolda yazdı ve ancak ondan sonradır ki, tabiî hüviyetine girebildi.

Necid Çöllerinde Mehmet Akif, Boğaziçi Yayınları, 1992




Mehmet Akif: İslamcı Bir Şairin Romanı

Emin ERİŞİRGİR

… O İstanbul Lisesinin (Sultanisinin )Malûmat-ı Medeniye, Hukukiye ve İktisadiye Muallimliği için açılan müsabaka imtihanında muvaffak olduğu zaman Naim Bey Orta Öğretim Umum Müdürü idi. İstanbul Maarif Müdürlüğüne yazılan tâyin tezkeresini almak üzere bu Daireye gittiği zaman Mümeyyiz Osman Bey, «Müdürü Umumî Beye sizi götürmeliyim» diye onu aldı, Naim Beyin oturduğu küçük bir odaya girdiler. Mümeyyiz «imtihanda muvaffak olan... efendi» diye tanıtınca Naim Beyin kendisine yaptığı iltifata baktı da, «acaba Akif Bey beni bu zata vaktile söylemiş miydi?» diye kuruntuya bile kapılmıştı…

…Akif hasta olarak Mısır'dan İstanbul'a döndüğn zaman, İstiklâl Savaşı destanının yazılmamış olmasından müteessirdi;
— İyileşirsem, diyordu, bu destanı ben yazacağım ve orada Naimi, Hüseyin Kâzım'ı, Süleyman Nazif'i kendi dilleriyle konuşturacağım. Sonuncusu hakkında ne diyeceğini belki azçok sezme kaabildir. Fakat ne Naim, ne Hüseyin Kazım Beylerin İstiklâl harbi hakkında ona dediklerini, yazık ki, bugün tahmin bile mümkün değildir…

… Arkadaşı Lütfi Bey asker olduğu için, ikide bir ona:
- Ömer Bey, bu Çanakkale Harbi ne olacak? diye sorardı.
İlk zamanları bu subay harb kaidelerini anlatır ve sonra insan kudreti dışında bir sebep olmazsa biz orada tutunamayız, diye cevap verirdi. Bunları işitince O:
- Aman Ömer Bey, ne diyorsun sen, Çanakkale bizim tek dayangacımız, o yıkılırsa halimiz ne olur ? derdi ve başlardı ağlamaya...

Ömer Lütfi Bey, Akif'in teselliye muhtaç olduğunu anlamıştı. Artık bundan sonra aynı sual karşısında kalınca, O, «böyle olursa, göyle giderse» biz orada dayanırız demeye bağladı. Fakat Akif, «şöyle giderse, böyle olursa» şartlarına tahammül edemiyor, hattâ dinlemiyordu bile... Ona «bütün dünya toplanıp gelse, merak etme, Çanakkale düşmez» denmeliydi…

…Bir aralık Namık Kemal'in "Silistre" adlı piyesi hatırına geldi. O zaman büsbütün müteessir olmuştu: «Bu büyük adam, diyordu, hiç olmazsa Silistre'yi sahneye koymuştu. Ondan sonraki nesil, sözlerinin önünde Silistre'den on kat, yüz kat daha büyük kahramanlık menkıbelerini gördüler de bizim yazarlar bu manzaraları ne bir piyes, ne de bir roman içine sokamadılar. Yazık değil mi buna?»…




Nizamettin Nazif TEPEDELENCİOĞLU

... İşte o günlerden birinde, bir öğle yemeğinden sonra büromda çalışırken yine bizi ziyarete geldiğini görmüştüm. Akif, bir parça dalgındı.
Şimdi onun kırk yıl önce bir yaz gününde gazetenin daracık yazı odasında marangoz elinden yeni çıkmış adi tahtadan bir masanın yanında; yanı başımda cüssesinden gıcırdayan cılız bir tahta iskemle üzerinde oturduğunu görür gibi oluyorum. (...) kocaman bir el kurşun kalemlerden birini kavrıyor. Aslan pençesini andıran bir toplu iğne kadar ufaklaşan kalemi elinde tuttuğu bir kâğıt tomarı süratle gezdiriyor... İşte genç gözlerime çarpan yedi kelime;
Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak... Onun çalıştığını görünce kendisini lafa tutmadım. İşime devam ettim. Aradan ne kadar zaman geçti bilmem. Belki yirmi dakika, belki yarım saat. Birden neşeli bir sesle bana hitap ettiğini duydum.
- Dinle bakalım delikanlı!
-Buyur üstad...
Sana bîr şey okuyacağım. Bakalım nasıl bulacaksın?
Ve Estağfurullah üstad dememe vakit bırakmadan gayet hafif bir sesle okumaya başladı. (...)
-Sehlimümteni...
- O kadar ileriye gitme... Beğenirler mi dersin?
- Hakimiyeti Milliye'nin bunu neşredecek nüshası kapışılır kanaatindeyim. Tamamladınız mı?
- Henüz değil... Fakat yarın öğle üzerine kadar bitirmeye mecburum.
- Neden bu acele üstadım?
- Acemi çapkın, bunu İstiklâl Marşı Komisyonu'na vereceğim. Hakimiyet'e değil. En son müddet yarın.
- Öyle ise üstad... beş yüz lirayı kazanacağımıza yemin edebilirim.
Gözlerini odanın bir köşesine daldırarak heyecandan boğulan bir sesle:
- Beş yüz lira mı, dedi, onu almayacağıma seni temin ederim. Fakat bugünkü isyanı en iyi ben ifadelendirmek istiyorum. Bunun için bilemezsin içimde ne büyük bir istek var...
ARDINDAN
İstiklal Harbi'nin Manevî Cephesi Kahramanı

Abidîn Daver

İstiklâl Marşı, İstiklâl Harbi'nin manevî cephesinde yapılmış büyük ve muzaffer bir taarruzdu. O zaman Millî Mücâdele'nin mutlaka zaferle neticeleneceğine inanmış olanlar, yani sağlam iman sahipleri bile İstiklâl Marşı'ndan yeni manevî kuvvet almışlardı.

Şair Mehmet Akif, yürekleri çelikleştiren İstiklâl Marşı'nı yaratmak suretiyle, İstiklâl Harbi'nin manevî cephesinde döğüşen kahramanlardan biri olmuştur.

Mehmet Akif'in en büyük meziyeti, her mısraını inanarak yazmış olmasındadır. Onun içindir ki meselâ İstiklâl Marşı, hiçbir babayiğit tarafından benzeri yazılamayan alev gibi bir şiirdir.
Mehmet Akif öldü. Fakat İstiklâl Marşı şairi, yarattığı ölmez İstiklâl Marşı gibi ebedî bir hayata kavuşmuş olarak yaşayacaktır.

Cumhuriyet, 29 Kânunıevvel 1936



Vatan Şairi Şehit Mehmet Akif

Peyami Safa

En büyük vatan şairlerimizi aruz yetiştirdi. Namık Kemal'le başlayan, Tevfik Fikret'le devam eden vatan şiiri, dün, Mehmet Akif’le beraber toprağa girmiş sayılabilir. Millî veznimiz hece olduğu hâlde, hece şairlerimiz içinden Namık Kemal'in Vaveylâsı, Kasidesi gibi, Tevfik Fikret'in Sisi, Rübabın Cevabı, Millet Şarkısı gibi, Mehmet Akif'in Çanakkale”si, İstiklâl Marşı gibi bir milletin hafızasına her mısraı atalar sözü haysiyetiyle mal olan, büyük günlerinde bir ağızdan haykırılan, en perakende ve şaşkın ruhları bile tek bir müdafaa aşkı ve iradesi içinde bir araya devşirerek ayağa kaldıran millî vasfına tam lâyık bir şairimiz çıkmadı. Namık Kemal'den ve Tevfik Fikret'ten sonra, iki günden beri, Mehmet Akif de yoktur. Vatan şiirinin bu üç büyük zirveli sıradağları üstüne ölümün kara bulutu indi. Bütün ölçüleri ve haysiyetiyle düşünürsek, bugün, Türk vatanı şairsizdir.
-------------------

Gözlerimiz, boş kalan bu üç kürsünün ayakları dibinde bazı namzetlerin karaltılarını seçmiyor değil. Kendinden, vatanın büyük emellerini, acılarını ve hasretlerini nida eden güzel manzumeler borçlu olduğumuz birkaç aruz ve hece şairlerimizi unutmak hafızasızlığına, yahut unutur görünmek politikasına düşmek istemem; fakat bu üç büyük vatan şairinin ve onlarla beraber yokluğa karışan diğer bir ikisinin yasayışlarıyla söyleyişleri arasındaki şahıs ve eser ahengi, daha açıkçası, onları yalnız eserleriyle değil, hayatlarıyla da birer fazilet abidesi hâlinde sivrilten büyük feragat, yerine koyamadığımız birer şeceresiz tarih kıymeti olmuş, vâris bırakmamıştır.
-------------------

Tesadüfle izah olunamayacak kadar muayyen, tek bir sebepten ileri gelmiyormuş gibi sabit bir kader, vatan şairlerimizin hepsini ya sürgünlerde, yahut zaruret, hüsran ve muhitin tüyler ürpertici tasasızlığı içinde öldürdü. Mehmet Akif de bu korkunç an'aneden kurtulmuş değildir. Son defa Mısır'dan İstanbul'a geldiği zaman, Fransızların Marseyyez'ini yazan Rouget de Lisle'in yüzüncü yıl dönümü idi. Sosyalist, komünist, nasyonalist, ruvayalist, bütün Fransa onun mezarına diz çöküyordu; bütün Fransa yüz sene sonra Marseyyez şairini ve bestekârını anarken, Türkiye, on sene içinde, istiklâl şairini unutmuştu. Akıbeti göz önünde olan hastalığında bir Mısırlıdan başka, ona tek bir Türk'ün yardım eli uzanmadı, bilâkis bazı gazetelerde aleyhine yazılar çıktı.
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan şühedâ!

Bugün Akif de o toprağın içindedir. Ve o şühedâ arasındadır. Bütün ömrünü Türk bayrağındaki hilâlin şerefini müdafaaya tahsis eden şairin arkasından kendi mısraı tekrar edilebilir:
Bir hilâl uğruna Yârab ne güneşler batıyor!

Cumhuriyet, 30 Kânunıevvel 1936



Türkçe Yaşadıkça Anılacak Şair
Hakkı Süha (Gezgin)

Anadolu dağlarında Türk'ün uğuldayan sesine ilk koşan şair odur. Bülbül, İstiklâl Marşı bu kara günlerin alevden tutuşmuş şiirleri sayılmıyor mu? Hele son yazdıkları arasında gördüğümüz Boğaziçindeki Mevlûd manzumesi kadar içli, coşkun ve her tarafı par par yanan kaç tane şiirimiz var? Çanakkale'ye giden şatafatlı heyet arasında o yoktu. Fakat şanlı savaş sırtlarının (Homer)'i o oldu.

Kaynağı ne olursa olsun, eseri büyük, adamı yaratıcı yapan, heyecandır. Bu gönül radyumu ise, o müstesna insanlara yaradılışın bütün cömertliği ile yığılmıştı. Ondaki sanat kudretine hiç imrenmedim. Çünkü bu, bence meselâ kanatsız uçmak kadar büyük bir olmaz olmazdı. Fakat insanlığına yaklaşmak isteği, ömrümün her çağında bir ideal olarak yaşayacaktır.

Akif in Türkçe yaşadıkça anılacağına, dün tabutu altında yan yana dizilen dört neslin kalabalığı şahittir.

Kurun, 30 Kânunıevvel 1936



Akif'in Hayatı Daha Büyük Bir Şiirdir

Hüseyin Cahit (Yalçın)

Safahat şairi, İstiklâl Marşı şairi bu dünyanın hayatına gözlerini kapayarak ebediyetin sükûnuna kavuştu. Yalnız, metruk, ihmal edilmiş bir hâlde vefat eden şaire, Türk gençliği candan bir hürmet eseri gösterdi ve hayır ile andı.

Bugün bütün Türk vatanında hepimizin kalbini ve hissini bir ideal etrafında toplayan ve birleştiren İstiklâl Marşı'nın yaratıcısına borçlarımızın en azı bu idi.
Şair Akif'i şahsen tanımam. Aynı vatanı seven aynı vatan evlatları olduğumuz hâlde, fikir ve his bakımından iki ayrı dünyaya mensup idik. Hayatta, vatan sevgisinden başka bir his etrafında birleşmemize imkân yoktu.

Fakat bu anlaşamamazlık, bugün onun ölümü karşısında hürmetle karışık bir tesir duymaktan ve hatırasını hüzün ile anmaktan beni hiçbir zaman men edemez.
Akif'in çok güzel bulduğumuz ve sevdiğimiz eserleri var. Sadece manzum parçaları da çok. Şiire belki büyük bir yenilik getirmedi. Fakat muhakkak ki gür bir pınar gibi aktı, çağladı ve bize bütün duyduklarını anlattı.

Akif'in ölümü karşısında hissettiğim hürmetle karışık teessür bana şiirlerinden gelmiyor, hayatından geliyor. Çünkü hayatını daha büyük bir şiir buluyorum. O hayat ki benim kanaatlerimin, imanlarımın aleyhinde sarsılmaz bir cidal ile doludur, kat'î bir muhalefet ile meşbudur.

Fakat ne zarar var; o da bu vatanın evladı değil mi idi? Onun da düşünmeye, bir kanaat sahibi olmaya hakkı yok mu idi? Hürriyet benim hakkım olduğu kadar onun da hakkı idi. O başka türlü düşündü. Bu bir kabahat olamazdı. Çünkü Akif samimî idi.
İşte işin bütün sırrı ve muamma anahtarı buradadır. Akif, kanaatinin, itikadının, vicdanının adamı oldu ve böyle bir adam olarak öldü. Onun içindir ki tabutunun önünde eğilmek bizlere bir borç olmuştur. Akif sevilmeyebilir. Fakat hürmetle yâd olunmak bir vazifedir.
Unutulmamalıdır ki Akif, vatan tehlikeye düştüğü günlerde İstanbul'dan kalktı, üzerine düşen vazifeyi yapmak üzere Ankara'ya gitti. İlk Büyük Millet Meclisine aza oldu. Ve kutsî gaye uğrunda çalıştı. O yolda yaratılmış ruhlar için siyaset muhiti, teneffüsü imkânsız bir hava teşkil eder... Kanaatlerine uygun yaşamak için ihtiyarî bir gurbete katlandı. Uzak diyarlarda, zaruret ve ihtiyaç içinde vatan hasreti ile yaşadı. Ve nihayet son günlerini hissederek, istiklâle kavuşmasını o kadar yürekten terennüm ettiği sevgili memleketinin, ezelî aşinası olduğu güzel ufuklarını son defa görmek üzere Türkiye'ye geldi, gördü, kavuştu ve öldü.

Böyle yapmış bir Akif'in arkasından kalbimizin sızlamamasına imkân mı var? Akif, içinden başka türlü hissettiği ve düşündüğü hâlde, onun önünde yürüyormuş gibi sahteliklere tenezzül ederek kendisine ikbale doğru bir merdiven kurmaya teşebbüs etseydi o zaman gene kalbimiz sızlayacaktı: Bir adam kaybettiğimiz için. Akif asıl o zaman ölecekti; kendisinden hiç bahsedilmemek üzere.

Akif’i bunun için takdir ediyorum. Fikir ve kanaatleri bizimkilere uymadığı hâlde hürmet ederim. Çünkü yalan söylemedi, riyakârlık yapmadı, fenalık yapmadı.

Fikir Hareketleri, s. 7, nr. 170.



Mithat Cemal KUNTAY Anlatıyor;

İnanan Adam

Akif'in kuru hayatında maddî tek bir tat yoktu. Karakterinin katılığı ile hayatının kuruluğu birleşti; her hazdan mahrumiyeti, bu dünyevî çıplaklık onu mermerleştirdi; heykel adam dininin ve vatanının huzurunda, donmuş bir dalganın vecdi içinde, kaskatı yaşadı, öldü: Vatan ve din imanı.
Bütün büyük duygular gibi bu iki iman cinnetti. Bunda hesap, mantık, zekâ yoktu. Bu, makul değildi; güzeldi. Çünkü imandı.

Akif terennümün değil, çığlığın virtüozudur.
Bayrağı için ölen adamın yüreğindeki cemiyet imanı gibi; yabancı bir erkekle bir kadının birleşmesini, nikâh mukavelesinin mistik kudreti içinde alenîleştiren, güzelleştiren maşer imanı gibi Akif'in imanı da, izah edilemediği için güzeldir. Basiretten bile daha güzel bir tek şey vardır: Büyük imanların körlüğü.


Geçmişe Yakınlığı
Mazide oturur, mazide yatar kalkar, bir kelimeyle ve kendi tabiri ile mazide yaşar: Ben zaten mazide yaşar bir adam olduğum için eski aşinaları anmaya vesile ihtiyacından varesteyim.
Gençken mazimiz yoktur. Fakat yaşlandıkça arkamızda bir mazi birikir ve bunu severiz. Akif, yaşı arttıkça, bu şahsî maziyi cemiyetin mazisi ile karıştırarak sevdi.


Vatan Kıskançlığı
Evi bir seciye pehlivanı kadar çıplaktı. Vatanı o derece kendinindi ve o kadar güzeldi ki Çamlıca gibi yüksek bir noktadan memleketine bakınca gurur duyuyordu. Bu gururda hükümdar azameti ve milyoner hodkâmlığı vardı: Dekovillerini, fabrikalarını seyreden zenginin hodkâmlığı.
(Fatin Efendiye misafir gelen bir Avrupalı, İcadiye tepesinden İstanbul'a bakarak hayran olduğu gün orada olan Akif sapsarı oluyordu.)


Tezatları
Tezatları var: Hem yeise düşmandır hem de bedbin, meyus olmamayı ona din söyler; fakat hayat onu bedbin eder. Ve dinle hayat onda mücadele halindedir. Çalışırken yeise düşmez; fakat yaşarken fütur içindedir. O kadar ki talih kazara gülse, bunu bir istihza tebessümü gibi karşılar ve saadetine surat eder: Bir istihzanın karşısında gülünç olmaktan korkuyor gibi.


İki Yüzlülere
İki yüzlülere garazdı. Fakat yaşı ilerledikçe:
- İki yüzlüleri artık sever oldum; çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanlar görmeye başladım, diyordu. Ve yaşlandıkça herkesten kaçıyordu. Daha yaşasaydı yalnız kalacaktı; cemiyetle karşı karşıya tek bîr adam.


Alçak Gönüllülüğü
35 sene, onun yanından her çıkışımda, kendime hep bu sualleri sordum: Bu tevazu, kendi kendini inkâr etmek derecesine nasıl çıkıyordu? Mahrumiyetlerden yılmayan seciyesi ile kendisini nasıl kahraman sanmıyordu? Onu yakından tanıyanlar için her geçen gün nasıl onun lehine geçen bir gün oluyordu? Onun temizliği yanında insan kendi günahlarından muztarip olurken o, kendisinin sizden başka olduğunu nasıl görmüyordu? Ve bir sanat kadar güzel olan bu mahviyet, bir taraftan da, bir sanat kadar nasıl çirkin değildi?


Dostluğu
Onda bütünlük vardı; histeri hâline gelen kininde de; evlâtlık, babalık, kardeşlik kuvvetini alan dostluğunda da bütünlük.
Dostunu, sevmek kelimesinin noksansız mefhumu ile, seviyordu: Öldüğü zaman; düştüğü zaman; dünya aleyhine döndüğü zaman; yanında olmadığı vakit ve sevmeyenlerin yanında bulunsa bile.
Dostunun aleyhinde bulunana karşı, bazen, onu müdafaa etmek faziletinden bile mahrum görünmeye katlanıyordu: Müdafaa edip de karşısındakini fazla aleyhtarlığa sevk etmesin diye.
Menfaatinizi, ailenizi, sırrınızı, mukaddesatınızı ona emanet edebilirdiniz.


Şehirden Kaçışı
Caddelerden, nutuklardan, düğünlerden, bir kelime ile, şehirden kaçan adamdı. Bir nevi tenhalığı vardı ki, bu inziva, bilmem nasıl anlatayım, kendi tahtelarzının karanlığında yaşaması demekti. Sokak hilekârdı, izdiham yalancıydı, şehir münafıktı. Onun arzu ettiği kadar temiz şehir ancak çöl olabilirdi. Sokakta bedbahttı. Her insanda şahsından bir parçasını bırakacakmış gibi evine kaçışı vardı.


Akif'in İstanbul'u
Galata ve Beyoğlu... İşte Akif'in İstanbul'una dahil olmayan iki yer. Akif'in İstanbul'u Halic'in sırtındaki Sultan Selim Camii'nden başlar, Marmara'nın yanındaki Kazasker Feyzullah Efendi Camii'nde biter.

Köprüden Sarıgüzel'deki evine giderken Akif beş caminin maneviyatında yürürdü: Yenicami'nin kudsiyetine dalarak Mercan yokuşunu çıkar, Bayezit ve Süleymanîye camilerinin iki kanadına bürünür. Şehzade Camii'nin nurunda uçar, Fatih Camii'nin şümulünde evine inerdi: Zaten Fatih Camii ve Akif'in evi birbirinin müştemilâtı idi; babası, namazdan sonra, ahbaplarıyla, caminin maksurelerinde görünürdü. Cami evin selâmlık dairesiydi, ev de caminin harem tarafı.

Asrın demirinden ve dumanından kaçan Akif, minarelerin dibinde cücelikleri artan dükkânlara ve evlere bakmayarak bankasız, borsasız manevî bir İstanbul'da yürür, caddelerde kendi kendinden ibaret kalarak, programlı bir dalgınlıkla sokaklardan geçerdi; bu dalgınlık yalnız bir minareler hıyabanından geçtiğini zannetmek içindi: O kadar dalgın olacaktı ki bunlardan başka bir şey görmeyecekti.


Sükûtları
Altı, yedi türlü sükûtu vardı Akif in.
1) Bitmeyen sükût (Kendisine takdim edilen adamdan hazzetmemişse.)
2) Hakaret olan sükût (İnandığı şeylere uymayan
bir sözün karşısında.)
3) Sevimli sükût (Bir eserinizi okuduğunuz zaman.)
4) İbadetli sükût (Bir musiki parçasını dinlerken.)
5) Zeki sükût (Bir şey anlattığınız vakit.)
6) İstiskal eden sükût (Birini çekiştiriyorsanız.)
7) Utanan sükût (Bilen bir tavırla bilmediğimiz şeyleri anlatıyorsak.)


Sade Adam
Dünyaya gelmekte geç kalmış gibi mustarip bir yüzü vardı. Fakat bu ıstırabını hiçbir lütfün ve idbarın önünde gizlemedi. Bu mazi hicranını bir imanın sayhasındaki çıplaklıkla yüzünde taşıdı. Ancak bu, ne bir menfaatin vasıtası, ne de bir gururun davasıdır; Mehmet Akif, Mehmet Akif olduğunu bilmeyecek kadar sade adamdı.

Para
Parayi bilmiyordu. (Bu mefhumu, sade. Umumî Harpte biraz heceledi; fakat sökemedi.) İnsanların, ekseriya çirkin oldukları para meselelerinde Akif çok güzeldi.
İSTİKLAL MARŞI'NIN KABULÜ: 12 MART 1921



İstiklal Marşımız, yurdumuzun düşman işgaline uğradığı felaket günlerinde hazırlandı. Saldırgan düşmana karşı Anadolu’da tutuşan heyecanı koruyacak; vatan sevgisini ve inancı canlı tutacak bir marşın hazırlanması düşüncesi, Genel Kurmay Başkanı İsmet (İnönü) Paşa dan geldi. İsmet İnönü böyle bir marşın Fransız ordusunda mevcut olduğunu ve bizim ordumuz için de faydalı olacağını Milli Eğitim Bakanlığına iletti. Milli Eğitim Bakanlığı da bu düşünceyi benimseyip bir yarışma düzenledi. Beğenilen güfte için 500 lira ödül verilecekti. Yarışma için 734 şiir gönderildi. Bir kurulca bunlar titizlikle incelenip 6 tanesi ayrıldı. Ama hiçbiri beğenilmedi; marş olacak değerde bulunmadı. O zaman Burdur Milletvekili olan Mehmet Akif’in para ödülünden rahatsızlık duyduğu için yarışmaya katılmadığı öğrenildi. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi şairin Meclis’teki sıra arkadaşı Balıkesir Milletvekili Hasan Basri Bey’in yardımını istedi.


Hasan Basri Bey bundan sonrasını şöyle anlatıyor:


‘‘Akif Bey’in yanımda olduğu bir zaman,elime bir kağıt parçası alarak,onun dikkatini çekecek bir tarzda yazmaya başladım.

- Ne yazıyorsun?

- Marş…İstiklal Marşı yazıyorum.

- Yahu sen ne adamsın? Seçilecek şiire para ödülü verileceğini bilmiyor musun? içinde para olan bir işe nasıl katılıyorsun?

- Yarışma kaldırıldı? Seçilecek şiire ne para verilecek, ne de her hangi bir ödül. Milli Eğitim Bakanı bana güvence verdi.

- Ya, o halde yazalım.

İşte böylece yazılmaya başlanan ve 48 saatte bitirilen İstiklal Marşı, imzasız olarak Milli Eğitim Bakanlığının seçici kuruluna sunuldu. Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi, daha önce seçilen 6 şiirle birlikte yeni şiiri Ordu Komutanlarına gönderdi. Onlardan, şiirlerin askerlere okunmasını, beğenilenleri sıralamalarını istedi. Komutanlar, kısa sürede sonucu bildirdiler: Hepsi de Mehmet Akif’in şiirini birinci sıraya almıştı. Bundan sonraki iş, İstiklal Marşı’nın T.B.M.M’ne getirip kabul ettirmekti. Marş, ilkin Meclis’in 1 Mart 1921 günü yaptığı ikinci oturumunda ele alındı. Başkan Mustafa Kemal’in söz vermesi üzerine Hamdullah Suphi kürsüye gelerek, sık sık alkışlarla kesilen şiiri okudu ve son seçimin Meclis’e ait olduğunu söyledi. O gün oylama yapılmadı. Şiirle ilgili konuşmalar ve oylama, Meclis’in 12 Mart 1921 günü öğleden sonraki oturumunda yapıldı. Bazı milletvekilleri, bir komisyon kurularak şiirin yeniden incelenmesini, bazıları da hemen görülüp karara bağlanmasını istediler. Uzunca tartışmalardan sonra, şiirin kabulü için verilen 6 önerge benimsendi ve İstiklal Marşı çoğunlukla kabul edildi.

Şiirin bestelenmesi için açılan ikinci yarışmaya 24 besteci katıldı. 1924 yılında Ankara’da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat Çağatay’ın bestesini kabul etti. Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930 da değiştirilerek Cumhurbaşkanlığı orkestrası şefi Osman Zeki Üngör’ün 1922 de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe kondu. Marşın armonilenmesini Edgar Manas, bando düzenlemesini İhsan Servet Künçer yaptı.
İSTİKLAL MARŞI’NIN KABULÜ


Türkiye’de ilk defa bir milli marş yazılması teşebbüsü, 1920’de Genel Kurmay Başkanı İsmet İnönü tarafından yapıldı. Maarif Vekili Dr. Rıza Nur’u ziyaret eden İsmet İnönü, Milli heyecanı koruyacak, milli azim ve imanı besleyecek, zinde tutacak bir marşın yazılmasını, ordu adına teklif etti. Yarışma Maarif Vekaletinin genelgesiyle okullara duyuruldu ve basın yoluyla da “Türk şairlerinin nazarı dikkatine” sunuldu.


Yarışmaya 724 parça şiir katıldı. Fakat hiçbirisi milli marş olmaya layık görülmedi. Böyle bir marşın ancak Mehmet Akif tarafından yazılabileceği ve para meselesinden dolayı yarışmaya katılmadığı da ağızlarda dolaşıyordu. Hasan Basri Bey, para meselesinin kaldırıldığını söyleyerek, Akif’in yarışmaya katılmasını sağladı. Mehmet Akif’in şiiriyle birlikte üç parça, orduya gönderilerek, asker üzerinde tesiri en fazla olan eserin tespit edilmesi istendi.Cevap olarak Mehmet Akif’in şiirinin beğenildiği bildirildi.


Maarif Vekaleti tarafından gönderilen İstiklal Marşı teklifi gündeme alındı. Başkanvekili Hasan Fehmi Efe’nin başkanlığındaki toplantıda ele alınan marşın tab ve tevziine karar verildi.


Marş, Hamdullah Suphi tarafından Meclis’te okundu. Büyük bir coşkuyla dinlenen marş, sık sık alkışlarla kesildi. Marşın kabul edilmesi, 12 Mart 1921 tarihindeki toplantının öğleden sonraki oturumunda ele alındı.


Akif’in marşının oya sunulması kararlaştırıldı ve “Oy birliği ile kabul edildi.” Marş teklif üzerine en son ayakta dinlendi. Kahraman orduya ithaf edilen marş, İstiklal marşı olarak kabul edildi. Akif “Onu milletime ve kahraman ordumuza hediye ettim. Zaten o milletin eseridir, milletin malıdır. Ben yalnız gördüğümü yazdım” dedi ve bu marşı Safahat’a almadı.




İSTİKLAL MARŞI VE AÇIKLAMASI


Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

O benimdir, o benim, milletimindir ancak.



Mehmet Akif, Türk milletine cesaret ve tahammül aşılamak için ve onda bulunan duyguları harekete geçirmek için, şiirine korkma sözüyle başlıyor. Bayrak bir milletin geleceğinin ve bağımsızlığının sembolüdür. Bayrağın sönmesi Türk milletinin istiklalini kaybetmesidir. Şair ülkemizde tek bir insan kalana kadar bu vatanı savunacağımızı belirtiyor. O halde en son Türk bireyi son nefesini vermeden Türk istiklal ve bağımsızlığını yok etmek, Türk bayrağını söndürmek mümkün değildir. Zira bayrağımız milletimizin yıldızıdır. Bayrağın kaderi ile milletimizin kaderi birbirine bağlıdır. Bayrak bizimdir, biz yaşadıkça onu elimizden kimse alamaz.Türk milletinin bütün fertlerini öldürmedikçe bağımsızlığını kimse yok edemez.


Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal!

Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?

Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...

Hakkıdır, Hak’a tapan milletimin istiklal!



Şair, ikinci kıtada bayrağımızın o zaman ki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getiriyor. Türk vatanının bazı parçaları, işgal edilmiştir. Bu yüzden bazı bölgelerde bayraklarımız indirilmiş, yerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak, öfke halini ifade eder. Kaş ayrıca, edebiyatımızda hilale benzetilir. Sevgilinin kaşları daima hilal şeklinde gösterilmiştir. Bayraktaki hilal de tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman Türk milletini üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği gülen bir bayraktır.Türk bayrağının gülmesi göklerde dalgalanmasıdır. Bir aşığın sevgilisinden güler yüz beklemesi gibi bağımsızlığa aşık Türk milleti de özgürlüğün sembolü olan bayraktan gülmesini beklemektedir. Bu milletimizin en doğal hakkıdır. Çünkü, Türkler bağımsızlıkları ve bayrakları uğruna pek çok kan dökmüşlerdir. Bu kanları bayrağa helal etmeleri için onun da nazlanmayı bırakıp, göklerde dalgalanması gerekir. Türk milleti daima Allah’a inandığı için özgürlük onun hakkıdır.


Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaştım!

Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarim.

Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.


Şair “ben” diyor.(Ancak kastettiği mana aslında bizdir Türk milleti adına konuşmaktadır) Türk milleti ezelden beri hür yaşamıştır,hür yaşayacaktır. Onun özgürlüğünü elinden almak isteyen ancak çıldırmış olmalı,zira böyle bir harekete kalkışanlar ağır bir şekilde cezalandırılır. Türk milleti bağımsızlığı uğrunda önüne çıkacak her engeli aşacak güçtedir. O; böylesine yüce bir amaç için dağları delecek, enginlere sığmayıp,denizleri taşıracaktır güçtedir.


Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,

“Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?



Bu kıtada şair vatanımızı istilaya kalkışan Avrupalılara meydan okuyor. 20. asrın başında Avrupa medeniyeti 19.yy. deki görkeminden oldukça uzaktır. O sebeple şair batıyı tek dişi kalmış canavara benzetiyor. Ancak Avrupa mevcut teknik imkanlarını seferber ederek topuyla, tüfeğiyle, tankıyla bizi yok etmeye çalışmaktadır. Mehmetçik ise bu güce topla, tüfekle, mızrakla, kılıçla cevap vermeye çalışmaktadır. Avrupalı kendini çelik zırhla korurken Mehmetçik ona iman dolu altın göğsüyle karşılık vermektedir.


Arkadaş! Yurdumu alçakları uğratma, sakin.

Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.

Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın...

Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.



Şair kahraman Türk askerine hitap ediyor. Türk yurdunu alçakları uğratmaması için gerekirse canini feda etmesini öneriyor. Şehit gövdelerinin meydana getireceği siperler düşmana mani olacaktır. Mehmet Akif düşmanın çok kısa bir süre içinde bu hayasızca akına son vereceği Allah’ın Türk milletine Kuran-Kerimde vaat ettiği zafer gününün yarından bile daha yakın bir zamanda doğacağına inanmaktadır.


Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı:

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:

Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.


Şair Türk ordusuna vatanin kutsallığını hatırlatıyor. Toprak ile vatan arasında büyük bir fark vardır. Toprağı vatan haline getiren onu elde etmek ve korumak için savaşan fertlerin varlığıdır. Kısacası sıradan bir toprak büyük bir değer taşımaz; ama vatan toprağı uğrunda şehit olan atalarımızın o topraktaki mezarlarıdır. Bu kutsal vatani dünyalara değişmeyiz. Toprak dünyanın her yerinde bulunur. Ancak atalarımızın kanlarıyla sulanan topraklar vatanimiz üzerindedir.


Kim bu cennet vatanının uğruna olmaz ki feda?

Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!

Canı, cananı, bütün varımı alsında Huda,

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.


Bu vatan cennet kadar kıymetlidir. Şehit olanların ruhu dini inanışımıza göre doğrudan doğruya cennete gider. Şehitlerimiz bu vatan toprağında yattığı için cennetten farksızdır. Bir avuç toprağı sıksak şehitler fışkıracak sanırız. Canımızdan çok sevdiğimiz insanları varımızı yoğumuzu Allah alsında yalnız yaşadığımız sürece bizi vatanımızdan ayrı düşürmesin.


Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:

Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.

Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli

Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.



Allah’a şair hitap ediyor. Mehmet Akif’in Allah’tan tek dileği ibadet yerlerinin göğsüne düşman elinin değmemesidir. Camilerimizden okunan ezanlar sonsuza kadar Türk yurdunun üstünde inlemelidir. Çünkü bu ezanlar dinimizin temelidir.


O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşim,

Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,

Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na’şım;

O zaman yükselerek arşa değer belki başım.



Ezan sesleri yurdumuzun üstünde inledikçe şehitlerimizin de ruhları şad olacaktır. Ezan sesi sadece yaşayanlara değil, ölülere hatta onların mezar taşlarına bile tesir eden yüce bir anlam taşır. Şehit atalarımızın her şeyden arınmış ruhları yerden fışkıracak, ezan sesiyle ayağa kalkacak ve dışa yükselecektir.


Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.

Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:

Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;

Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal!



Şair zafer gününün heyecanını yaşıyor. Şanlı bayrağımız dalgalandıkça gökyüzünü şafakla yarış edercesine gökyüzünü kızıl renge boyamaktadır. Türk milleti yeniden bağımsızlığına kavuşmuştur. Artık onun için yok olma korkusu kalmamıştır. Bayrağımız şehitlerimizin kanlarını hak etmiştir. Bağımsızlık Allah’a tapan ve doğruluktan ayırmayan Türk milletinin en doğal hakkıdir.


Mehmet Akif ERSOY






YARIŞMAYA KATILAN DİĞER MARŞLAR



İSTİKLÂL MARŞI

Türk’ün evvelce büyük bir pederi

Çekti sancağa hilâl-i seheri

Kanımızla boyadık bahr ü beri

Böyle aldık bu güzel ülkeleri

İleri, arş ileri, arş ileri

Geri kalsın vatanın kahpeleri

Seni ihya için ey namı büyük

Vatanım uğruna öldük,öldük

Ne büyük kaldı bu yolda ne küçük

Siper oldu dağlar gibi sana Türk

Yürü ey milletin efradı yürü

Ak sütü emmiş vatan evladı yürü

Vatan evladın kurban edeli

Milletin hür yaşamaktır emeli

Veremez kimseye bir Çamlıbeli

Bağlanır mı acaba Türk’ün eli



İleri, arş ileri, arş ileri

Çiğnenir çünkü kalan yolda geri



HÜSEYİN SUAD







İSTİKLÂL TÜRKÜSÜ

Millet aşkı, din aşkı, vatan aşkı uyansın

Yurduma göz diken, al kanlara boyansın

Ya ben ya onlar diyen silahına dayansın

Türk oğludur bu millet

Türkündür bu memleket

Türk oğludur bu millet

Türkündür bu memleket

Düşman gözü tutama yanar dağlar başını

Bağrımızda saklarız vatanın her taşını

Yurdumuza yan bakan döker gözün yaşını

Türk oğludur bu millet

Türkündür bu memleket

Türk oğludur bu millet

Türkündür bu memleket

Can veririz her zaman hürriyetin yoluna

Ya gazi ya şehitlik ne devlettir kuluna

Ata emanet etmiş namusunu oğluna

Bize Türk oğlu derler

Hep bizimdir bu yerler

Ankara A.S.







İSTİKLÂL MARŞI

Göz yaşına veda et,

Ey güzel Anadolu!

Hakkını korur elbet,

Türk’ün bükülmez kolu.

Cenk ederiz genç, koca

Bugün değil, yarın da

Yadımız ağladıkça

İzmir ezanlarında.

Hak yoluna kan olur.

Dünyalara taşarız.

Ya şerefle vurulur,

Ya efendi yaşarız.

Her gün yeni bir hile

Arkasında satıldık.

Her gün yeni bir dille,

Yurdumuzdan atıldık.

Yeter, ey Kâbe'mize

Elimizden alanlar.

Alıkoyamaz bizi,

Yolumuzdan yalanlar.

Biz bu yolda sel olur,

Dünyalara taşarız.

Ya şerefle vurulur,

Ya efendi yaşarız.

Hangi alçak el alır,

El zinciri boynuna?

Kim Yunan’ı bırakır,

Türk kızının koynuna.

Biz ki Türk'üz, muhakkak,

Her milletten uluyuz.

Yeryüzünde bir ancak,

Yurdumuzun kulluyuz.

Yurt yolunda kan olur,

Dünyalara taşarız.

Ya şerefle vurulur,

Ya efendi yaşarız.

KEMALEDDİN KAMİ











İSTİKLÂL MARŞI



Ey Müslüman, ey Türk oğlu

Açıldı istiklâl yolu,

Benim son günlerimdir,

Diyor bize Anadolu.

Çek sancağı Türk ordusu,

Olmaz Türk’ün can korkusu

Esarete dayanır mı,

Türk vatanı, Türk namusu?

Bu son savaş bize farzdır,

Fırsatımız gayet azdır,

Muzaffer ol da ey millet,,

Altın ile tarih yazdır.

Birleşelim özümüzden,

Dönmeyelim sözümüzden,

Hem silelim bu lekeyi,

Tarihteki yüzümüzden.

İSKENDER HAKİ







İSTİKLÂL MARŞI

Altı bin yıl efendilik yaptın,

“Kahraman Türk” idi cihanda adın.

Bir ateşten siperden İslam’a,

Sönmeyen bir güneş gibi yaşasın.

Ey büyük ünlü milletimin ileri!

Hasmına çiğnetme koş bu şanlı yeri!

Düşmanın bir cihansa dostun hak,

Hakkın elbet müstakil yaşamak,

Atıl,ez,vur senindir istiklâl,

( Yürü, vur, ez senindir istiklâl)

ebedi parlasın şu al bayrak.

Ey benim şanlı milletimin ileri!

Ele çiğnetme koş bu ülkeleri!..







İSTİKLÂL MARŞI

Yıllarca altı cephede ateşle kanlara;

Türk’ün hilal ü dinine düşman olanlar;

Ceddin o, Yıldırım gibi saldın zaman ,zaman

Yüksek başını eğilmedi bir an cihanlara.

Ey kahramanlar ordusu, ey yıldırım-şitab

( Ey kahramanlar, ey berk-ı pür-şitab)

göster cihan-ı mağribe bir kanlı inkılab!

Ey mazi-i havarıkı bin destan olan;

Garbın zalam-ı zulmüne yüz yıl kılınç salan salan

( Baş eğmeyen cihanlara yüz yıl kılınç salan)

Aslan yürekli ordu; demir giy, silah kuşan!

Zira hududu kapladı ateşle kan, duman

Ey kahramanlar ordusu, ey yıldırım-şitab

(Ey kahramanlar, ey berk-ı pür-şitab)

Göster cihan-ı mağribe bir kanlı inkılab!


Aslan mücahid ordusu, ey haris-i salah,

Destinde seyf-i Hak gibi pek şanlı bir silah

Açtın sema-yı millete pürnür bir sabah,

Ati bizim… Bizim artık vatan , zafer, felah.

Ey kahramanlar ordusu, ey yıldırım-şitab

( Ey kahramanlar, ey berk-ı pür-şitab )

Göster cihan-ı mağribe bir kanlı inkılab!

MEHMET MUHSİN

 

 


Site Tasarımı
www.isyeriweb.com