Skip to content
޵ an: Ana Sayfa arrow Edebiyat arrow Halk Edebiyatı ( Konu Anlatımı, Çözümlü Örnekler )
Halk Edebiyatı ( Konu Anlatımı, Çözümlü Örnekler ) Yazdır

Kaynağını halkın duygu, düşünce ve yaşantısın­dan alan halk edebiyatı, İslâmiyet Öncesi Türk Edebi­yatı geleneğini belli noktalarda sürdüren sözlü bir edebiyattır.

 

Halk Edebiyatının Genel Özellikleri

*          İslâmiyet öncesi edebiyatımızın konu, dil, biçim bakımından bazı değişikliklerle sürdürüldüğü ede­biyattır.

*          İki koldan sürdürülmüştür: Anonim halk edebiyatı ve sanatçısı belli halk edebiyatı. Sanatçısı belli halk edebiyatı, "Dinî ve Tasavvuf? Türk (Tekke) Edebiyatı ve Âşık Edebiyatı" diye ayrılır.

 

*          Halk edebiyatı ürünleri (anonim halk edebiyatının kimi ürünleri hariç) saz eşliğinde söylenir. Yazılı değildir.

*          Konular halkın yaşantısından alınır. Halkın duyuş ve düşüncesini yansıtır.

*          Halkın günlük konuşma dili kullanılır. Tekke ve saz şairlerinin şiirlerinde görülen kimi yabancı sözcük­ler, halkın benimsediği ve kullandıklarıdır.

*          Süslemelerden uzak, içten bir dili vardır.

*          Hece ölçüsü kullanılır. Daha çok yedili, sekizli ve on birli kalıplar kullanılmıştır.

*          Nazım birimi dörtlüktür. Dörtlükler arasında konu bütünlüğü bulunur.

*          Şiirlerde genel olarak yarım uyak kullanılmıştır. Redif de önemli bir yere sahiptir.

*          Şiirlerde başlık yoktur. Nazım biçimleriyle adlandı­rılırlar. Mani, koşma, semai, varsağı, türkü ... gibi.

*          Halk hikâyeleri, masallar, efsaneler günlük konuş­ma üslubuyla anlatılır.

*          Geleneksel halk tiyatrosu (Ortaoyunu, Karagöz, Meddah) ürünleri vardır.

UYARI

Bazı saz şairleri divan şiirinden etkilenmiş aruz­la, divan şiirinin dil ve anlatımına uygun şiirler yaz­mışlardır.

 

ANONİM HALK EDEBİYATI

Kim tarafından söylendiği bilinmeyen, halka mal olmuş ürünleri içine alan edebiyattır.

Bu edebiyatın ürünleri şunlardır:

Mani, türkü, halk hikâyeleri, masal, fıkra, bilmece tekerleme seyirlik halk oyunları (ortaoyunu, karni göz...)

Mani

Anonim halk edebiyatının bir ürünü olan halk şiirinin iki temel nazım biçiminden biridir.

Ele aldığı konuların çeşitliliği, dize sayısı, uyak düzeni ve söyleyiş farklılığı ile hemen kendini belirler.

Manilerin konusu oldukça çeşitlilik gösterir, Araştırmacılar, manileri konu bakımından bölümlere ayırmışlardır:

*          Niyet manileri

*          İş manileri

*          Bekçi ve davulcu manileri

*          Satıcıların söylediği maniler

*          Semai kahvelerinde söylenen maniler

*          Âşık hikayecilerin söylediği maniler

*          Mektup manileri

*          Düğün manileri

Bu sınıflama çok geneldir. Bazı araştırmacılar  konu bakımından başka mani türlerine de yer vermektedir:

Oyun manileri, atışma manileri gibi.

Maniler dize sayısı bakımından üçe ayrılır:

1.       Düz mani

2.       Kesik mani (Ayaklı mani)

3.       Yedekli mani

1. Düz Mani

Yedili hece ölçüsüyle söylenen ve dört dizeden oluşan manidir. Uyak düzeni aaxa biçimindedir. Ma­nilerin ilk iki dizesi asıl anlatılmak istenene girmek için söylenmiş hazırlık dizeleridir. Asıl anlatılmak istenen son iki dizededir.

Uzaklar seçilmiyor   a

Gönülden geçilmiyor a

Gönül bir top ibrişim x

Dolaşmış açılmıyor   a

 

2. Kesik Mani (Ayaklı Mani)

İlk dizesi düşmüş ya da diğer dizelerden daha kısa söylenmiş manilerdir:

 

Bülbül dilin lâl değil                                        

insafsız insafa gel                                          

Benim hâlim hâl değil                                       

 

3. Yedekli Mani  

Düz maniye, onunla aynı uyakta dizelerin eklenmesiyle oluşan manilerdir. Eklenen dizeler, maninin anlamını pekiştirmeye yarar:                                        

Ağlarım çağlar gibi                                          

Derdim var dağlar gibi                                    

Ciğerden yaralıyım                                          
Gözlerim ağlar gibi

 

Her gelen bir gül ister

Sahipsiz bağlar gibi                                        

 

NOT:                                                             

 

Cinaslı mani diye adlandırılan bir mani türü daha vardır. Bu mani, uyaklarının cinaslı olmasından dolayı bu adı almıştır. Düz, kesik ya da yedekli mani, cinaslı mani biçiminde söylenebilir. Genelde kesik maniler cinaslı söylenir:  

Bülbül eder güle naz                                       

Gül eder bülbüle naz                                       

Girdin bir dost bağına Ağlayan çok gülen az (güle naz - gülen az cinaslı kullanılmıştır.)

ÖRNEK SORU

Bir halk edebiyatı ürünü olan "mani" ile ilgili aşağıdaki bilgilerden hangisi yanlıştır?

A)      Yazarları belli değildir.

B)      Kafiye düzen a-a-b-a biçimindedir.

C)      Anlatılmak istenen duygu ya da düşünce son iki dizede bulunur.

D)      İlk iki dize, son iki dize ile yalnız ölçü ve kafiye bakımından ilgilidir.

      E)   Yalnızca aşk konusu işlenir.

 

(1990 / II)

 

ÇÖZÜM : Manilerde genellikle sevgi teması ve bu temaya bağlı olarak özlem, istek, sevinç, acı, üzüntü, gurbet vb. işlenir. Ancak maninin konu ve kullanım yerleri arasında iş, atışma, fal, çoban, oyun ... vb. de vardır. Bu yüzden maninin konusu çeşitlilik gösterir.

YANIT : E

 

Türkü

Değişik ezgilerle söylenen, "kavuştak" adı verilen tekrarlanan dizelerin bulunduğu anonim halk edebiya­tı nazım biçimidir.

Türküler, düzenleyicisi bilinmeyen ya da unutul­muş olan, halkın ortak malı ürünleridir. Ancak, saz şa­irleri tarafından söylenen bazı parçalar, sonradan halk tarafından türkü hâline getirilmiştir. Çoğunlukla, söyle­yenin adı, türkünün son bendinde geçer.

Türküler, insanoğlunun başından geçen her şeyi: her türlü olayı konu olarak ele alır. Bu bakımdan tür­külerin konuları çok çeşitlidir. Ninniler, ağıtlar, aşk tür­küleri, iş türküleri, doğa üzerine türküler, tören türkü­leri, kahramanlık türküleri, askerlik türküleri, acıklı olaylar üzerine türküler, oyun türküleri gibi.

Türküler yapı bakımından iki ana bölüme ayrılır. Birinci bölüme bent adı verilir. Bu bölümde türkünün asıl sözleri vardır. İkinci bölüm ise, tekrarlanan dize­lerden oluşur. Bunlara "kavuştak" ya da "bağlama" denir. Bentler ve kavuştaklar kendi aralarında uyaklı­dır.

Türküler, genellikle hece ölçüsüyle söylenir. Hece ölçüsünün hemen hemen bütün kalıpları kullanılmış­tır. Divan edebiyatının etkisiyle aruzla söylenmiş tür­küler de bulunmaktadır.

Türküler, dize sayıları, kavuştakları, ölçüleri yö­nünden sınırlandırıldığında karşımıza çok değişik ya­pılar çıkar. Bu biçim değişikliklerinin tümünü göster­mek imkânsızdır. Bunların bazıları, uyak düzenleri ile aşağıda verilmiştir:

 

a) Bentleri ikişer dizeden kurulan türküler

Bunların kavuştakları 1. 2 ya da 4 dizeli olabilir. Kavuştakları bir dizeli olanların uyak düzeni:

aaA    bbA    ccA

Kavuştakları iki dizeli olanların uyak düzeni

aaAA    bbAA    ccAA

 

b)  Bentleri üç dizeden kurulan türküler

Bunların kavuştakları 1, 2, 3 ya da 4 dizeli olabilir. Kavuştakları üç dizeli olanların uyak düzeni:

aaaAAA    bbbAAA    cccAAA

Kavuştakları dört dizeli olanların uyak düzeni:

aaaAAxA    bbbAAxA    cccAAxA

 

 

c)  Bentleri dört dizeden kurulan türküler

Bunların bendleri çoğu zaman ölçü ve uyak düze­ni bakımından mani biçimindedir. Aralarında anlam il­gisi olan ya da olmayan maniler, kavuştaklarla bağla­narak, bu türküler oluşturulmuştur. Kavuştakları 2, 3, 4 dizeli olabilir.

Kavuştakları iki dizeli olanların uyak düzeni:

aaxaAA       bbxbAA       ccxcAA

Kavuştakları dört dizeli olanların uyak düzeni:

aaxaAAxA    bbxbAAxB

d)    İkişer, üçer, dörder dizeden oluşan; ancak
kavuştakları bulunmayan türküler

İki dizeli kavuştaksız türkülerin uyak düzeni: aa   bb   cc

Üç dizeli kavuştaksız türkülerin uyak düzeni: aaa    bbb    ccc

Dört dizeli kavuştaksız türkülerin uyak düzeni:

*          aaxa    bbxb    ccxb    (mani tipi)

*          xaxa    bbbA    cccA   (koşma tipi) ya da

aaaA    bbbA    cccA

Bunlarda son dizeler kavuştak gibi seslendirilir.

 

 

e)  Aruz ölçüsüyle söylenen türküler

Bu türküler divan şiirinin etkisiyle oluşmuştur. Aruz ölçüsünün değişik kalıplarıyla söylenmiştir.

Başlıcaları şunlardır:

1.       Divan

2.       Selis

3.       Semai

4.       Kalenderi

5.       Santraç

6.       Vezn-i âher

 

ÖRNEKLER

Meşeler göğermiş varsın göğersin Söyleyin huysuza durmasın gelsin Varmasın kötüye asılsın ölsün Kötü adamın var ömrünü yoğ eder

*          *           *

Ötme bülbül ötme şen değil bağım

Yâr senin elinden ben yane yane

Tükendi fitilim eridi yağım

Yar senin elinden ben yana yana

Ya dost ya dost ya dost                         à kavuştak

Deryadan bölünmüş sellere döndüm

 

 

Efsane

Evrenin yaradılışını ya da sonunu, bazı tarihi olay­ları ve tarihi yerleri, olağanüstü niteliklere sahip kişile­ri, varlıkları ve güçleri, din ulularını ve dinle ilgili bazı olayları olağanüstü özelliklerle süsleyerek anlatan sözlü ürünlerdir. Yazılı edebiyatta efsaneye, "menkı­be" adı verilir.

Efsanenin anlattığı şeyler, doğru ve gerçekten o-muş gibi düşünülür. Efsane, günlük konuşma üslu­buyla, kalıplardan uzak bir biçimde anlatılır.

Bu yönlerle, efsaneyi, masaldan ayırabiliriz. Masa ile efsanenin ayrıldığı diğer bir nokta ise efsanenin so­nunun acıklı bitmesi, masalın sonunun ise her zaman tatlıya bağlanmasıdır.

Efsane, bazı yönlerden destan ile de karışabilir Bir destan parçası, bütününden koparak destan nite­liklerini yitirip sadece bir olayı ya da bir kişiyi olağa­nüstü yönleriyle, kısaca, konuşma üslubuyla anlatır­sa, efsane olur.

 

Halk Hikâyeleri                                                 

Destan geleneğinin bir devamı sayılan halk hikayeleri XVI. yüzyıldan sonra destanların yerini almıştır.           Biçim  ve öz bakımından destanlardan ayrı bir özellik taşıyan yan halk hikâyelerinde olağanüstü öğeler azalmış,     kişiler ve olaylar gerçeğe yaklaşmıştır. Kısa, basit yapıda hikâyeler olduğu gibi; uzun daha karmaşık olayları işleyen hikâyeler de vardır. Halk hikâyelerini konu-                                               

ları bakımından aşk hikâyeleri ve kahramanlık hikâyeleri olarak iki grupta toplayabiliriz.        

Aşk hikâyeleri ya saz şiiri geleneğinden gelen aşıkların (Karacaoğlan, Âşık Garip...) ya da yaşadı-       ğına inanılan ancak saz şairi olmayan kişilerin (Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Tahir ile Zühre) yaşamlarını alıp işler.      

 Kahramanlık hikâyeleri ise ünlü halk kahramanı Köroğlu'nun kişiliğinde toplanır. Onun ve ondan sonra            gelenlerin mücadeleleri anlatılır bu hikâyelerde.

 

Halk hikâyeleri, sazın kullanıldığı nazım ve nesir bölümlerinden oluşur. Nazım bölümleri çoğunlukla yaşamı anlatılan şairin şiirlerinden oluşur. Nesir bölümü ise  hikâyeleri anlatılan kahramanın başından geçenler, onun yaşamı çevresinde oluşmuş menkıbeleri, ona mal edilen fıkralar ve duygulandırıcı sahneleri içerir.

Destan geleneğinden halk hikâyelerine geçişin güzel bir örneği Dede Korkut Hikâyeleri'dir. Dede Korkut        Hikayeleri'ne destanî - halk hikâyesi denmektedir. XIV.yüzyılda kimin tarafından kaleme alındığı bilinmeyen bu hikâyeler Türk ulusunun başından geçen olayları anlatması ve olağanüstü niteliklere sahip olması bakımından destan özellikleri gösterir. Öte yandan gerçek yaşam sahnelerine yer vermesi ve nazım nesir biçiminde bir yapısının bulunması bakımından halk hikâyesi özelliği taşır. On iki hikâyeden oluşan Dede Korkut, Türklerin İslâmiyet öncesi yaşantısı ile İslâmiyeti            yeni  yeni kabul ettikleri dönemin izlerini taşır.                             

 

Masal

Nesirle söylenen, dinî inançların ve millî duyguların dışında, kahramanlarının büyük çoğunluğu olağanüstü varlıklar (cin, peri, dev, ejderha vb) ya da hayvan olabilen hayal ürünü olduğu dinleyicisi tarafından bilinen kısa ve yoğun anlatımlı bir türdür.

Masallarda belli olmayan bir zamanda, belli olma- yan bir yerde geçen, çoğu olağanüstü olaylar anlatılır.

 

Bunlar ağızdan ağıza, kuşaktan kuşağa aktarılarak sürüp gider.

Yaratıcısı bilinmeyen bu ürünler, genellikle, "ma­sal anaları" denilen yaşlı kadınlar tarafından çocukla­ra anlatılır. Amaç, çocuğun toplum ve bireyle ilgili doğ­ru ve iyi sayılan değerleri öğrenmesini sağlamak, onu eğitmektir.

Türk masallarında birtakım kalıplaşmış sözler var­dır: "Bir varmış bir yokmuş.", "Gel zaman git za­man...", "Onlar ermiş muradına..." gibi.

Başlangıç bölümlerinde bu sözler kısa olarak söy­lenebildiği gibi tekerleme biçiminde de söylenebilir.

Masallar, konuları bakımından genel olarak, hay­van masalları, olağanüstü masallar, gerçekçi masallar olarak ayrılmaktadır.

Masallar, halk hikâyeleri ve destanlarla bazı ya­kınlıklar göstermektedir.

 

Masal - Halk Hikâyeleri Benzerlikleri

1)       Her ikisinde de olağanüstü güçlerin olaylara ve kahramanlara müdahalesi vardır.

2)       Doğaüstü varlıklar, sihir, büyü, konuşan varlıklar her iki türde de belli oranlarda görülür.

Ayrılıkları

1)       Halk hikâyeleri genelde aşk ve kahramanlık konu­ları üzerine kurulur. Masallarda ise, aşk temel un­sur değildir.

2)       Halk hikâyeleri, nesir-nazım karışıktır. Masal ne­sirdir.

3)       Halk hikâyesi uzun, masal kısadır.

4)       Halk hikâyeleri gerçeğe yakındır. Masal ise, hayal ürünüdür.

 

Masal - Destan Benzerlikleri

Her ikisinde de kahramanların olağanüstü oluşları benzeşir.

Ayrılıkları

1)       Destanlar uzun ve manzumdur; masal kısa ve ne­sir şeklindedir.

2)       Masallar tüm insanlığa yöneliktir. Destanlar ise millî niteliktedir.

3)       Destanların çekirdeğinde tarihi bir olay vardır. Ma­sallar ise tamamen hayal ürünüdür.

 

ÖRNEK SORU

Aşağıdakilerden hangisi masalın özelliklerin­den biri değildir?

A)   Olayların belli bir zamana bağlanmaması

B)   Miş'li geçmiş zamanla anlatılması

C)   Belli bir yazarının bulunmaması

D)   Millî duygularla dinî inançları işlemesi

E) Eğitici nitelik taşıması

(1989/11)

ÇÖZÜM : Masal, salt bir ulusun ürünü olarak de­ğerlendirilemez. Masallarda, evrensel bir boyut vardır. Bu bakımdan millî duygular ve dinî inançlar yer almaz masallarda.

YANIT : D

 

Fıkra

Yeri geldikçe herhangi bir düşünceyi örnek vere­rek güçlendirmek, karşısındaki kişiyi kendi düşüncesi­nin doğruluğuna inandırmak; herhangi bir durumu açıklamak ya da bazen salt eğlendirmek amacıyla an­latılan güldürücü, kısa anlatım türüdür.

Latife, nükte, hatta hikâye adı verilen bu türde an­latım oldukça yoğundur. Bu yoğunluk bitimde kendisi­ni kuvvetle hissettirir.

Fıkralar, tarihe mal olmuş, tanınmış kişilere (Nas­rettin Hoca, Bekri Mustafa, incili Çavuş...) ya da bir toplum zümresine (Bektaşi, Tahtacı, Laz...) bağlana­bildiği gibi insanların güldürücü maceralarına (karı -koca kavgaları, öğrenci - öğretmen, asker - subay, doktor - hasta ...) bağlanabilir.

 

Bilmece

Eskiden aklın, zekânın, bilginin bir ölçme aracı olarak yer alan; ancak bugün çoğunlukla çocukların oyunlarını süsleyen bilmece, kalıplaşmış, sorulu - ya­nıtlı bir üründür.

Bilmeceler, insan, hayvan, bitki ve cansız varlıkla­rı; doğa olaylarını; uyku, rüya gibi soyut kavramları yani, yaşamın bir parçası olan her şeyi konu olarak alır. Bilmeceler; ulusların, hatta bölgelerin kültür de­ğerlerini ortaya çıkarmaya yardımcı olur.

Bilmeceler, biçim bakımından düz sözle ya da şiir biçimlerinin gösterdiği ölçü ve uyakla söylenmiştir. Söyleniş özelliklerine göre, bilmeceler, başlangıçları kalıplaşmış olanlar (bilmece bildirmece), soruları ses

ÖRNEK SORU

Aşağıdakilerden hangisi masalın özelliklerin­den biri değildir?

E)   Olayların belli bir zamana bağlanmaması

F)    Miş'li geçmiş zamanla anlatılması

G)   Belli bir yazarının bulunmaması

H)   Millî duygularla dinî inançları işlemesi

E) Eğitici nitelik taşıması

(1989/11)

ÇÖZÜM : Masal, salt bir ulusun ürünü olarak de­ğerlendirilemez. Masallarda, evrensel bir boyut vardır. Bu bakımdan millî duygular ve dinî inançlar yer almaz masallarda.

YANIT : D

 

Fıkra

Yeri geldikçe herhangi bir düşünceyi örnek vere­rek güçlendirmek, karşısındaki kişiyi kendi düşüncesi­nin doğruluğuna inandırmak; herhangi bir durumu açıklamak ya da bazen salt eğlendirmek amacıyla an­latılan güldürücü, kısa anlatım türüdür.

Latife, nükte, hatta hikâye adı verilen bu türde an­latım oldukça yoğundur. Bu yoğunluk bitimde kendisi­ni kuvvetle hissettirir.

Fıkralar, tarihe mal olmuş, tanınmış kişilere (Nas­rettin Hoca, Bekri Mustafa, incili Çavuş...) ya da bir toplum zümresine (Bektaşi, Tahtacı, Laz...) bağlana­bildiği gibi insanların güldürücü maceralarına (karı -koca kavgaları, öğrenci - öğretmen, asker - subay, doktor - hasta ...) bağlanabilir.

 

Bilmece

Eskiden aklın, zekânın, bilginin bir ölçme aracı olarak yer alan; ancak bugün çoğunlukla çocukların oyunlarını süsleyen bilmece, kalıplaşmış, sorulu - ya­nıtlı bir üründür.

Bilmeceler, insan, hayvan, bitki ve cansız varlıkla­rı; doğa olaylarını; uyku, rüya gibi soyut kavramları yani, yaşamın bir parçası olan her şeyi konu olarak alır. Bilmeceler; ulusların, hatta bölgelerin kültür de­ğerlerini ortaya çıkarmaya yardımcı olur.

Bilmeceler, biçim bakımından düz sözle ya da şiir biçimlerinin gösterdiği ölçü ve uyakla söylenmiştir. Söyleniş özelliklerine göre, bilmeceler, başlangıçları kalıplaşmış olanlar (bilmece bildirmece), soruları ses

taklidine dayananlar (vınn ... vıt ... bunu bilme sözcük oyunlarıyla kurulanlar [tren gelir İS diye, makinist vurur TAN diye, kömürcü anahtarını kaybetmiş kondüktör bağırır BUL diye. (İSTANBUL) ve aynı nes­neyi olumlu ve olumsuz önermelerle tanımlayarak ve­renler (karşıdan baktım birçok, yanına vardım, yok) biçiminde bölümlenmektedir.

 

Seyirlik Halk Oyunları

Türk halk sanatçıları tarafından seyirci karşısınca gerçekleştirilen, gösteriye ve taklide dayalı ürünlerdir. Bunlar, "Batılı tiyatro" öncesi halk arasında ilgiyle is­lenen, halk tiyatrosu ürünleridir. Başlıcaları: meddah, orta oyunu, Karagöz...

 

Meddah

Meddahlık, tek oyuncunun yaratacağı bir seyirlik oyun çeşididir. Meddah, halk hikâyelerini bir toplum karşısında anlatan sanatçıdır. Konularını günlük hayatın çeşitli oyunlarından, masallardan ya da öykû kitaplarından alan meddah, bunları taklit, nükte ve dramatik unsurlarla zenginleştirerek sunar.

Meddah, yetenekli bir taklitçi, ses ve müzik bilgisine sahip bir sanatçıdır.

Bu tek aktörlü oyunun önceden düzenlenmiş sahnesi ve dekoru yoktur. Meddah, erkek dinleyicile- rin toplandığı yerlerde (çoğunlukla kahvelerde, konak ve saraylarda) yüksekçe bir yere çıkar. Makyajlı ve kostümlü değildir. Boynuna aldığı mendili ve elinde tuttuğu sopası, oyunun iki temel aracıdır. Meddah, anlattığı hikâyede geçen bütün kahramanları tek başına canlandırır, hikâyesine bir şiir, tekerleme ya da kalıplaşmış sözle başlar, bitişte de özür diler ve yeni hikâyesi hakkında bilgi verir.

 

Orta Oyunu

Sözlü tiyatro verimlerimizin belli başlı ve çağdaş tîyatroya en çok yaklaşan çeşidi orta oyunudur.

Orta oyunu, yalnız bizlere özgü geleneksel bir halk tiyatrosudur.

Daire şeklinde toplanmış seyircinin ortasında oynanan oyun, belli bir metne dayanmaz. Metin sadece konusu belli olan, karşılıklı konuşmaları yazılmamış bir hikâyeden ibarettir. Oyunun sözleri, oyuncular tarafından irticalen söylenir.

Orta oyununda, ne dekor ne sahne ne de sahne çığı vardır. Dekor olarak "yeni dünya" denilen bir pano ve kısa bir "iskemle" kullanılır.

Oyunun ana kişileri "Pişekâr" ve "Kavuklu" dur. Ovun "Pişekâr" tarafından başlatılır. Daha sonra Ka­vuklu gelir ve aralarında bir söyleşi başlar.

Tekerlemeler, türlü taklitlerle oyun devam eder. Oyun yeni tipler katılarak sürer.

Oyunun sonunda Pişekâr ve Kavuklu bir söyleşi sunarlar ve oyunu tatlıya bağlayarak seyirciye ders verirler.

Şehir hayatı ile doğup gelişen ortaoyunu Tanzimat-a gelen Batı tiyatrosu ile kaynaşarak "tuluat" tiyatro­su adı verilen yeni bir türün doğuşunu sağlamıştır.

 

Karagöz

Karagöz, gölge oyunu şeklindeki halk tiyatrosu-dur. Oyun kişileri, arkasından aydınlatılmış bir perdeye yansıtılarak gösterilir. Karagözde bir tek sanatçı vardır. Bu söze dayalı taklit yeteneği olan sanatçı, hü­nerini perde arkasından sürdürür. Karagöz sanatçısı elindeki sopalar ve iplerle önceden hazırladığı deri-den kesilmiş tiplerini perdeye düşürür ve konuşturur. Karagöz görünmeyen bir sanatçının, görünen cansız arterlerle birlikteliğinin yarattığı bir oyundur.

Hayali (hayalci) denen Karagözcü, oyunlarının ko­lsularını çoğunlukla şehir hayatından alır. Ünlü halk hi­kâyeleri (Ferhat ile Şirin...), Karagözün beceriksizliği, aykırı davranışları, yasak ve tehlikeli olanlara merakl­ısı yarattığı maceralar da belli başlı konulardır.

Karagöz oyununun belli başlı iki tipi vardır: Kara­göz ve Hacivat.

Karagöz, hiç okumamış ama zeki, anlayışlı bir halk adamıdır. Hacivat ise, yarı aydın bir tiptir. Oyun, çoğunlukla bu iki tipin zıt düşünüş ve davranışlarına dayanarak yürür. Bunların dışında oyunlarda zengin, mirrasyedi, züppe tipler, zorba ve kabadayılar, kadın tipleri ve çeşitli azınlıklara mensup kişiler (Rum, Ermeni, Laz...) yer alır.

Oyun, mukaddime (giriş bölümü), muhavere (ço­ğunlukla asıl oyunla ilgisiz olan söyleşi), fasıl (asıl oyun) ve bitiş bölümlerinden oluşur.

 

Atasözleri

ATASÖZLERİ

Atasözleri; atalardan kalan, onların deneyimlerine dayalı gözlemlerini, yargılarını, öğütlerini yansıtan ge­nel kural niteliğindeki kalıplaşmış özlü sözlerdir.

Her ulusun kendi atalarının düşüncelerine, dene­melerine, gelenek ve görgülerine dayalı atasözleri vardır. Bunlar o ulusun düşünce, duygu ve yargılarını yansıtır. Ulusun bireyleri tarafından şaşmaz doğrular olarak görülür, kabul edilir.

Atasözlerinin kimin tarafından söylendiğinin bilin­memesi, kuşaktan kuşağa aktarılması ve deneyimle­rin özlü ifadesi olması, herkes tarafından benimsen­melerini kolaylaştırmıştır.

Atasözlerinin Biçim Özellikleri

Atasözleri her şeyden önce bir yargı bildirir. Bu bakımdan daima cümle biçiminde bulunur. Atasözleri­nin cümle biçiminde kalıplaşmaları en önemli özellik­leridir.

Bu kalıplaşma öylesine kuvvetlidir ki atasözündeki bir sözcük, başka sözcükle yer değiştirmediği gibi aynı anlama gelen bir başka sözcük de yerine getiri­lemez:

"Pişmiş aşa su katılmaz." atasözü "Pişmiş yeme­ğe su katılmaz." ya da "Aş pişmişse su katılmaz." biçiminde söylenemez, kullanılamaz.

* Bazı yörelerde atasözü tanındığı biçimiyle söylenir.

İşleyen demir ışıldar.

İşleyen demir pas tutmaz.

* Atasözlerindeki kalıplaşma eklerde de kendini gösterir. Atasözü kurulurken aldığı yapım ve çekim eki kalıplaşmaya uğrar, değiştirilemez.

"Kor - ku - lu rüya gör - mek - ten - se uyan - ık yat - mak hayır - lı - dır." Bu eklerden herhangi bi­ri değiştirilemez.

* Atasözlerinde genellikle geniş zaman ve emir kipi kullanılmıştır:

Kaymağı seven mandayı yanında taşır.

Can çıkmayınca huy çıkmaz.

Ayağını yorganına göre uzat.

Ev alma, komşu al.

* Geniş zaman ve emir kipinin birlikte kullanıldığı atasözleri de vardır.

Sakla samanı gelir zamanı.

Başka kiplerle kurulmuş atasözleri azdır.

Çingeneye beylik vermişler önce babasını asmış.

* Atasözlerinin bir kısmı ise, eksiltili cümle biçimin­dedir.

Tarlayı taşlı yerden, kızı kardaşlı yerden (al)

insan söylese söylese, hayvan koklaşa koklaşa (anlaşır)

Atasözlerinin Anlam Özellikleri

Atasözleri halkın yaşam deneyimlerinden ortaya çıkan sonuçlarla insanların davranışlarına yön verme­si istenen ilkeleri ortaya koyar. Bu bakımdan toplu­mun ortak değer yargılarını taşır.

* Atasözlerinin büyük bir bölümü herhangi bir olay­dan çıkan sonucu genelleştirerek toplum olaylarını, ahlak kurallarını anlatır, öğüt verir:

Isıracak it dişini göstermez.

Araba kırılınca yol gösteren çok olur.

* Doğa olaylarının yaşama etkisini belirten atasöz­leri vardır:

Mart yağar, nisan övünür; nisan yağar, insan övü­nür.

Martta yağmaz, nisanda dinmez ise sabanlar al­tın olur.

* Bilgece düşünceler bildirerek birtakım gerçekleri gösteren atasözleri vardır:

Korkunun ecele faydası yoktur.

Bal bal demekle ağız tatlı olmaz.

* Atasözleri erdem sayılan düşünceleri över ve kişi­leri bu erdemlere yüceltmeye çalışır:

Aman diyene kılıç kalkmaz. Gülme komşuna gelir başına.

* Gelenek ve görenekleri yansıtan atasözleri vardır:

Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.

Kız kundakta, çeyiz sandıkta...

* Kimi atasözleri de halkın inanışlarını belirtir:

Kısmetsiz köpek sabaha karşı uyuyakalır.

Ecel geldi cihana baş ağrısı bahane.

Atasözleri, atasözlerini oluşturan sözcüklerin ger­çek ve mecaz anlamlı olmalarına göre çeşitlenir:

1. Gerçek anlamlı sözcüklerden kurulan atasözleri

Bu atasözlerinde sözcükler gerçek anlamlıdır. Atasözünün belirttiği düşünce de doğrudan doğru­ya iletilmiştir:

Bugünün işini yarına bırakma.

Boş gezmekten bedava çalışmak yeğdir.

2. Mecaz anlamlı sözcüklerden kurulan atasözleri

Bu atasözlerinde sözcüklerin bir bölümü ya da tü­mü mecaz anlamlıdır. Sözcüğün mecaz anlamını bil­miyorsak atasözünü açıklamak güçleşir:

Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez.

İğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır.

Meyveli ağacı taşlarlar.

Leyleğin ömrü laklaka ile geçer.

Atasözlerinde söz ve anlam sanatlarına başvuru­larak çekicilik sağlanmıştır:

Dilim seni dilim dilim dileyim. (cinas)

Ağaç yaşken eğilir, (eğretileme)

Güvenme varlığa düşersin darlığa, (tezat)

Sel gider kum kalır, (tenasüp)

Meyveli ağacı taşlarlar, (kinaye)

Üzüm üzüme baka baka kararır, (güzel nedene bağlama)

ATASÖZÜ - DEYİM KARŞILAŞTIRMASI

Atasözleri cümle biçimindedir, yargı bildirir. De­yimler genellikle söz öbeği biçimindedir, yargı bildir­mez. Atasözleri öğüt verip yol gösteren özlü sözlerdir. Deyimler, bir durumu, kavramı karşılar. Atasözleri, genel kural niteliğindedir, ulusun tüm bireylerini ilgi­lendirir. Deyimler anlatıma zenginlik, çekicilik katar. Atasözleri genellikle emir ya da geniş zaman kipindedir. Deyimler her kiple çekimlenebilir (Mastar biçiminde olanlar). Atasözünü oluşturan sözcüklerin arasına başka sözcükler giremez. Deyimi oluşturan sözcüklerin arasına başka sözcük ya da söz öbekleri girebilir.Her ikisi de anonim halk edebiyatı ürünüdür. Her ikisinde de herhangi bir sözcüğü çıkarıp yerine eş ya da yakın anlamlısını koymak mümkün değildir.

Adamın iyisi iş başında belli olur. (atasözü)

(Bir insanın gerçek değeri, iş başında gösterdiği yeterlik ve başarı ile, çevresindekilere karşı davranışıyla ölçülür.)

Adam oluncaya kadar dokuz fırın ekmek ister.(deyim)

(Yetişip topluma yararlı bir kişi olması için uzun zaman gerek.)

ÖRNEK SORULAR

1. Aşağıdaki cümlelerin hangisi "insan yedisinde ne ise yetmişinde de odur." atasözünün anlamı- nı içermez?

A) Sen her zaman demez misin, huylu huyundan vazgeçmez, diye?

B) Can çıkmadan huy çıkar mı?

C) Büyükler, sütle giren huyun, canla çıkacağın boşuna söylememişler.

D) Ben sana, huyunu bilmediğin kişilere güvenme demez miydim?

E) Ne dersen de, değiştiremezsin onu, huy canın altındadır.

(1981/1)

ÇÖZÜM: Soru kökünde verilen atasözü "Kişinin çocukluğundaki huyları, özellikleri değişmez; ihtiyarlığında da sürer." düşüncesini içermektedir. A, B, C, E seçeneklerinde verilen yargılar, bu atasözüyle içerik yönünden özdeştir.

D seçeneğinde huy kavramından söz edilmekte ancak bu atasözünün anlamını karşılamamaktadır.

YANIT : D

2. Aşağıdaki atasözlerinin hangisinde mecazlı bir söyleyiş yoktur?

A) Ayağını yorganına göre uzat.

B) Kaz gelen yerden tavuk esirgenmez.

C) Son pişmanlık fayda vermez.

D) Yuvarlanan taş yosun tutmaz.

E) Ateş düştüğü yeri yakar.

(1989/II)

ÇÖZÜM: A'da verilen atasözü "Giderini gelirine uydur”, B'de verilen atasözü "Büyük bir çıkar söz konusuysa küçük özveriler esirgenmez.": D'de verilen atasözü "Durmadan yer değiştiren kişi mal mülk edinemez."; E'deki atasözü "Felaket kimin başına gelirse onu etkiler." anlamlarını mecazlı bir söyleyişle kazanmışlardır.

C'deki atasözünde ise "yapılan bir işten sonra pişman olmanın işe yaramayacağı" anlatılmaktadır. Mecazlı kullanım yoktur.

YANIT : C

  

 ÖRNEK SORU

Aşağıdakilerden hangisi Karagöz, meddah ve  ortaoyunu gibi seyirlik halk oyunlarının ortak      özelliklerinden biri değildir?

A) Göze ve kulağa seslenmeleri

B) Güldürü öğesine yer vermeleri

C) Şive taklitlerinden yararlanmaları

D) Tek kişilik gösteri olmaları

E) Sözlü tiyatro örneği olmaları

(1992 / II)

 

ÇÖZÜM : Seyirlik halk oyunlarından meddah kişilik bir gösteridir. Karagöz perdenin arkasında yer alan seyirciler tarafından görülmeyen bir sanatçı tarafından sunulur. Ancak ortaoyununda Pişekâr ve Kavuklu gibi ana kişiler yanında çeşitli azınlıkları taklit

'eden oyuncular yer alır.

YANIT : D

 

 

DİNÎ - TASAVVUFî TÜRK HALK EDEBİYATI (TEKKE EDEBİYATI)

Tekke edebiyatı, tasavvuf konularını ele alıp işle­yen bir edebiyattır. Tekkelerde dervişler tarafından tasavvuf anlayışına bağlı olarak yaratılan bu edebiyat
tasavvuf edebiyatı diye de anılır. 13. yy.dan itibaren
gelişme gösteren bu edebiyat halk tasavvuf edebiyatı
ve divan tasavvuf edebiyatı olarak iki kola ayrılmıştır.
Divan tasavvuf edebiyatı,
"Divan Edebiyatı" bölü-
münde işlenecektir.

Bu edebiyatın temelini oluşturan "tasavvuf", evrenin nasıl oluştuğu, Tanrı, insan ve fizik ötesi gerçekligin ne olduğu sorularına yanıt arayan bir din felsefesidir. Bu felsefeye göre, âlemde tek varlık vardır. O da Tanrı'dır. Tanrı vücud-u mutlak (mutlak varlık) tır. Vücudu mutlak, aynı zamanda hayr-ı mutlak, kemal-i mutlak ve hüsn-ü mutlak'tır. Yani, mutlak doğruluk,olgunluk ve güzelliktir. Tanrı'dan başka hayırlı, olgun ve güzel yoktur. Ancak her şey zıddı ile vardır. Kötü olmadan, iyi anlaşılmaz; acıyı tatmadan tatlıyı bilemeyiz. Vücud-u mutlak da kendini tanıtmak kendi güzelligini, olgunluğunu göstermek istemiştir.

Bu gösterme vücud-u mutlak'ın kendine duyduğu derin aşk ile oluşmuş ve zıddı olan âdem-i mutlak(mutlak yokluk) bir aynadaki görüntü gibi ortaya çık­mıştır. Bizim varlık olarak gördüğümüz bu evren, as­lında Tanrı'nın görüntüsünden başka bir şey değildir. Öyleyse, insan da evrendeki diğer varlıklar gibi Tan­rı'nın bir görüntüsüdür, insan, evrende âdem-i mutlak ve vücud-u mutlaktan oluştuğunu bilen tek varlıktır. İnsan, yokluk öğesini ortadan kaldırarak asıl kaynağa Tanrı'ya ulaşmalıdır, ulaşabilir. Evrenin oluşuna nasıl aşk sebep olduysa, insan da Tanrı'ya aşkla bağlan­malı, öncelikle yokluk âlemine ait unsurları her türlü maddi ve manevi isteklerini, bu isteklerin kaynağı olan nefsi öldürmelidir. Bunun için bir tekkeye gidip bir şey­he kapılanmak gerekir. Bu yola giren kişi, sabır, me­tanet ve aşkla çeşitli aşamalardan geçecek ve "saf­laşma" anlamına gelen "fenafillah"a ulaşacaktır. Fenafillaha gelen kişi, yokluk unsurlarından tamamen kurtulmuş ve vücud-u mutlak olmuştur. İşte bu anlam­da safiye aşamasına gelen derviş "Enel Hak (Ben Tanrıyım)" diyebilir. Böyle kimselere "insan-ı kâmil", halk arasında "ermiş" denir.

Tasavvufun, Türk edebiyatında büyük etkisi ol­muş; 15. yüzyıla kadar "tasavvuf" dışında çok az şey işlenmiştir.

 

Tekke Edebiyatında Konu

Tekke edebiyatında genel olarak Tanrı sevgisi, Hz. Muhammed ve Hz. Ali'ye bağlılık ve sevgi, nefsin kötülüğü, insanlar arasındaki sevgi birliği, kardeşlik, barış, hayatın geçiciliği, ahlâk değerleri gibi konular işlenmiştir.

 

 

Tekke Edebiyatında Dil

Tasavvuf düşüncesinin temel alınması, İslâmi kavramların ağırlıklı olarak kullanılmasını gerektirmiş, bazı tarikatlerin terimleri ve tasavvufun sembolik kav­ramları, eserlerin dilini ağırlaştırmıştır. Örneğin, "âşık", Tanrı aşkıyla yanan; "maşuk", Tanrı; "şa­rap", Tanrı aşkı; "saki", yol gösteren; "meyhane", "dergah" (tekke), "kase", kadeh, cam, âşığın kalbi; "sefâ", Tanrı'nın iyiliği, yardımı; "naz", âşığın kalbine Tanrı'nın kuvvet vermesi anlamında kullanılmıştır. Tekke edebiyatı şairleri halkın içinden gelen ve halkla kaynaşmış kişilerdir. Tasavvufî terimler dışında dil ge­nel olarak sadedir.

 

Tekke Edebiyatında Nazım Birimi Ölçü Nazım Şekilleri

Dinî tasavvufî Türk halk edebiyatında, genel ola­rak, halk edebiyatı nazım birimi olan "dörtlük" kulla-nılmıştır. Ancak "beyit" birimiyle yazılmış şiirler de vardır. Şiirlerde çoğunlukla hece ölçüsü kullanılmış, kimi zaman, aruzun heceye yakın kalıplarına yer verilmiştir.

Halk edebiyatı nazım şekillerinin kullanıldığı tasavvuf edebiyatı şiiri, konularına ve savundukları tarikatlere bağlı olarak ilahi, nefes, deme, sathiye, nutuk, devriye gibi adlar almıştır. Bunlar halk koşma nazım şekliyle ve hece ölçüsünün 7'li, 8’li ve  11’ li kalıplarıyla söylenir. Dörtlük sayısı 3 - 7'dir. (Kimi  zaman dörtlük sayısı daha fazla olabilir.)

İşledikleri konulara göre şöyle ayrımlanır:

İlahi

Herhangi bir tarikatın izini taşımadan Tanrı"yu övmek, ona yalvarmak için söylenen şiirlerdir. Özet ezgi ile okunur.

Aşkın aldı benden beni

Bana seni gerek seni

Ben yanarım dün ü günü

Bana seni gerek seni

Nefes

Bektaşi tarikatından olan şairlerin, kendi tarikatlarıyla ilgili tasavvufî şiirlerdir. Bu şiirlerde genellikte Hz. Muhammed ve Hz. Ali için övgüler bulunur.

Deme

Alevi tarikatından olan tekke şairlerinin söylediği tasavvufî şiirlerdir.

Şathiyat-ı Sofiyane

İnançları, alaycı bir dil ve üslupla anlatan sürter Tanrı'yla şakacı bir yolla konuşur gibi yazılır.

Devriyye

Tasavvuftaki devir anlayışını anlatan şiirlerdir.Bu  anlayışa göre, evrende önce cansız varlıklar; su, toprak, hava; sonra canlılar; bitki, hayvan; en sonra insanlar oluşmuştur.

Nutuk

Dinî konuları işleyen ve tarikata yeni girenlere, girdiği tarikatın kurallarını öğreten didaktik şiirlerdir.

 

DİNÎ-TASAVVUFÎ TÜRK HALK EDEBİYATININ ÖNEMLİ SANATÇILARI

 

12. YÜZYIL

 

AHMET YESEVî

Doğu kültür merkezlerinden Yesi ve Buhara'da bulunan Yesevî, Doğu Türkleri arasında İslâmiyetin yayılması ve anlaşılması bakımından büyük hizmetler görmüştür. Divan-ı Hikmet adında bir eseri vardır.

YUNUS EMRE

Yunus Emre'nin hayatı hakkında kesin bir bilgi vermek güçtür. Çünkü onun hayatı,

menkıbelerle karışmıştır. Ancak kuvvetli bir din ve tasavvuf kültürü aldığı anlaşılan Yunus Emre'nin, Sakarya yakınlarındaki Taptuk Emre'nin dergâhında uzun süre yaşadığı,bir derviş olarak Anadolu'yu gezdiği bilinmektedir.Bektaşi geleneğinde anlatıldığına göre Porsuk suyunun Sakarya'ya karıştığı yere yakın Sarıköy'de öldüğü belirtilmektedir.   

 

Yunus Emre'nin yaşadığı 13. yüzyılda Anadolu        Selçuklu Devleti siyasî ve ekonomik bakımdan çökmüş, Moğol akınları Anadolu'yu kasıp kavurmuştur.        
Öte yandan ardı arkası kesilmeyen isyanlar halkı derin bir umutsuzluğa ve çaresizliğe düşürmüş, bir karış çorağın bile işlenmediği Anadolu'da kıtlık baş göstermiştir.

Böyle bir ortamda doğup büyüyen Yunus Emre dil,din, ırk, ayrımı gözetmeden sevgi ve dostluk bilincini sade  ve lirik bir üslupla şiirlerinde işlemiştir. Tasavvuf    

felsefesini derinden, özümleyen Yunus Emre, varlık -yokluk, Tanrı-insan kavramları arasındaki bağlantıları en özlü biçimde dile getirmeyi bilmiştir.  

Yunus Emre, halk edebiyatı geleneğine bağlı kalarak ilahi türünde şiirler yazmıştır. Yunus Emre'nin Risaletü'n - Nushiyye adlı 550 beyitlik bir mesnevisi vardır. Didaktik bir eserdir. Eserde dinî kavramlar ve insanın nefsiyle nasıl mücadele edeceği anlatılmıştır.  Bir de Divan'ı vardır. Buradaki şiirlerin bir bölümü aruzla, çoğu heceyle söylenmiştir. Divan'ı kendi sağlığında değil, ölümünden sonra onu sevenler tarafından oluşturulmuştur.

ÖRNEK SORU

Yüzyıllar boyu Tekke şiirinin önderi sayılmış, şiir­leriyle kafalara ve gönüllere Türkçe ile seslenmiş­tir. Tasavvuf akımını, taşkın ve gür lirizmi ile halka yansıtmıştır. Aruzla da şiirler yazmakla birlikte, ge­nellikle heceyi kullanmıştır. Bu şiirlerde kullanılan ana tema, Tanrı aşkı ve insan sevgisidir.

Yukarıda özellikleri belirtilen şair kimdir?

A) Yunus Emre         B) Yusuf Has Hacip

C) Mevlana              D) Sultan Velet

E) Hacı Bayram Veli

(1987/11)

ÇÖZÜM : Yusuf Has Hacip, Mevlana, Sultan Ve­let şiirlerini aruzla yazmıştır. Ayrıca Yusuf Has Hacip Tekke şiiri oluşmadan önce yaşamıştır. Mevlana, şiir­lerini Farsça olarak yazmıştır.

Tekke şiirinin önderi Yunus Emre'dir. Hacı Bay­ram Veli, Yunus Emre etkisinde tasavvufî şiirler söy­lemiştir.

YANIT: A

 

 

14-15. YÜZYILLAR

HACI BAYRAM-I VELİ

Bayramiye tarikatının kurucusu olan şair, Yunus Emre etkisinde, tasavvufla ilgili duygu ve düşünceleri işleyen, halk diliyle ve hece ölçüsüyle şiirler söylemiştir.

 

 

KAYGUSUZ ABDAL

Yunus Emre etkisinde kalan şair Bektaşi halk şi­irinin kurucusudur. Din ve tasavvufla ilgili şiirlerini hem aruz hem de hece kullanarak yazmıştır. Nefeslerinin çoğunda ince bir alay, nükteli bir dil vardır. "Budalanâme, Mugalâtanâme" adlı eserlerinde halk nesrinin ba­şarılı örneklerini verir.

 

 

EŞREFOĞLU RUMİ

Yunus Emre'nin en önemli takipçisi kabul edilen şair, tasavvufla ilgili şiirlerini Yunus Emre gibi sade bir dille yazmıştır. Şiirlerinde hece ve aruz ölçüsü kullan­mıştır. Yunus etkisi, uyak ve rediflerinde de kendini gösterir.

 

16. YÜZYIL

PIR SULTAN ABDAL

Sivas'ın Banaz köyünden olduğu belirtilen Pir Sul­tan Abdal, Alevi tarikatına bağlı bir tasavvuf şairidir. Osmanlı devletine karşı bir ayaklanma düzenlemeye kalktığı için dönemin Sivas Valisi Hızır Paşa tarafın­dan asılarak öldürülmüştür. Duru bir halk dili kullanan ve Şiî - Batınî inanışını coşkun bir lirizmle dile getiren şairin nefesleri Anadolu, Azerbaycan ve Rumeli'deki Alevilerle, Bektaşiler tarafından büyük bir sevgi ve bağlılıkla okunmuştur.

Yaşamı etrafında menkıbeler de oluşturulan Pir Sultan Abdal'ın dinî etkilerin dışında kalan, doğanın ve sevgilinin güzelliklerini anlatan şiirleri de vardır. Bu bakımdan şairi Âşık edebiyatının güzel örneklerini su­nan bir sanatçı olarak değerlendirebiliriz.

 

 

ÂŞIK EDEBİYATI

Âşık edebiyatı 16. yüzyılın başında "âşık" adı ve­rilen saz eşliğinde din dışı konuları işleyen ozanların yarattığı bir edebiyattır. Bu ozanların "âşık" adını al­ması ve kendilerinin ilahi bir güçle donatılmış oldukla­rını söylemesi, tekke edebiyatının o dönemdeki derin etkisindendir. Ancak tekke edebiyatının, âşık edebi­yatı üzerine etkisi çok zayıf kalmış; onun din dışı özel­liğini bozmamış, yaşamın günlük olaylarına karşı bes­lediği içten ilgisini kesmemiştir.

 

Âşık Edebiyatının Özellikleri

Bu özellikleri konu, dil, anlatım, nazım birimi, na­zım biçimleri ve ölçü olarak inceleyelim:

 

Âşık Edebiyatında Konu

Âşık edebiyatının konularını Türk halkının yaşa­yış, duyuş ve düşünüşü ortaya çıkarmıştır. Aşk, doğa güzellikleri ve doğa sevgisi, gurbet, ayrılık, yiğitlik, toplumla ilgili olaylar, sorunlar bu şiirin belli başlı ko­nularıdır. Bu konular, soyut kavramlara başvurulma­dan, gerçeklik anlayışı ile işlenmiştir.

 

Âşık Edebiyatında Dil

Saz şairleri duru, sade bir dil kullanmışlardır. Hal­kın sözcük dağarcığını temel almışlardır. Ancak 17. yüzyıl ve sonrasında divan edebiyatının etkisinde ka­lan bazı şairler, Arapça ve Farsça sözcüklere de şiir­lerinde yer vermişlerdir.

16. YÜZYIL

PIR SULTAN ABDAL

Sivas'ın Banaz köyünden olduğu belirtilen Pir Sul­tan Abdal, Alevi tarikatına bağlı bir tasavvuf şairidir. Osmanlı devletine karşı bir ayaklanma düzenlemeye kalktığı için dönemin Sivas Valisi Hızır Paşa tarafın­dan asılarak öldürülmüştür. Duru bir halk dili kullanan ve Şiî - Batınî inanışını coşkun bir lirizmle dile getiren şairin nefesleri Anadolu, Azerbaycan ve Rumeli'deki Alevilerle, Bektaşiler tarafından büyük bir sevgi ve bağlılıkla okunmuştur.

Yaşamı etrafında menkıbeler de oluşturulan Pir Sultan Abdal'ın dinî etkilerin dışında kalan, doğanın ve sevgilinin güzelliklerini anlatan şiirleri de vardır. Bu bakımdan şairi Âşık edebiyatının güzel örneklerini su­nan bir sanatçı olarak değerlendirebiliriz.

 

 

ÂŞIK EDEBİYATI

Âşık edebiyatı 16. yüzyılın başında "âşık" adı ve­rilen saz eşliğinde din dışı konuları işleyen ozanların yarattığı bir edebiyattır. Bu ozanların "âşık" adını al­ması ve kendilerinin ilahi bir güçle donatılmış oldukla­rını söylemesi, tekke edebiyatının o dönemdeki derin etkisindendir. Ancak tekke edebiyatının, âşık edebi­yatı üzerine etkisi çok zayıf kalmış; onun din dışı özel­liğini bozmamış, yaşamın günlük olaylarına karşı bes­lediği içten ilgisini kesmemiştir.

 

Âşık Edebiyatının Özellikleri

Bu özellikleri konu, dil, anlatım, nazım birimi, na­zım biçimleri ve ölçü olarak inceleyelim:

 

Âşık Edebiyatında Konu

Âşık edebiyatının konularını Türk halkının yaşa­yış, duyuş ve düşünüşü ortaya çıkarmıştır. Aşk, doğa güzellikleri ve doğa sevgisi, gurbet, ayrılık, yiğitlik, toplumla ilgili olaylar, sorunlar bu şiirin belli başlı ko­nularıdır. Bu konular, soyut kavramlara başvurulma­dan, gerçeklik anlayışı ile işlenmiştir.

 

Âşık Edebiyatında Dil

Saz şairleri duru, sade bir dil kullanmışlardır. Hal­kın sözcük dağarcığını temel almışlardır. Ancak 17. yüzyıl ve sonrasında divan edebiyatının etkisinde ka­lan bazı şairler, Arapça ve Farsça sözcüklere de şiir­lerinde yer vermişlerdir.

Âşık Edebiyatında Anlatım

Genelde söz oyunlarından uzak, yalın bir anlatım vardır. Benzetmeler, anonim halk edebiyatından halkın duyuşundan alınmıştır. Bütün şairlerin kullandığı birtakım kalıplaşmış ifadeler vardır. Örneğin, sevgililer; suna, yeşil başlı ördek gibi kuşlara benze Turna, haber ileten bir kuştur. Sevgilinin boyu, "selvi” dişi "inci" gibidir. Bütün şairlerde gezen dizeler, dörtlükler vardır.

İçten, duygulu, yiğitlik konularını ele alan şairlerde ise cesur, coşkun bir söyleyiş kendini belli eder. Aşık edebiyatında, şiir musikiden ayrılmamıştır. Şairler şiirlerini sazları ile söylerler.

 

Âşık Edebiyatında Nazım Biçimi

Şiirde bir satırdan oluşan nazım parçasına dize (mısra) denir. Saz şairi dört dizeden oluşan bütünü yani dörtlüğü nazım birimi olarak kullanır. Saz şairleri bir dörtlüğe "hane", birden çok dörtlüğün oluşturduğu bütüne ise "katar" adını vermektedir.

 

Âşık Edebiyatında Ölçü - Uyak

Âşık edebiyatında hece ölçüsünün hemen bütün kalıpları kullanılmıştır. Çoğunlukla yarım cinaslı uyak ve redife yer verilmiştir.

 

 

Aşık Edebiyatında Nazım Şekilleri

Nazım şekli; bir şiirin, hece sayısı (ölçüsü), düzeni, dize ve bend sayısı, bazen ezgisine ve I suna göre ayrılan biçimdir.

Âşık edebiyatında koşma, semai, varsağı, destan gibi nazım şekilleri kullanılmıştır.

 

NOT:

Türkü, anonim halk edebiyatı nazım şeklidir. Ancak bazı saz şairlerinin şiirleri türküleştirilmiştır.

 

Koşma

Koşma, saz şairlerinin en çok kullandığı şeklidir. Semai, varsağı, türkü gibi nazım kaynağı koşmadır.

Hece ölçüsünün 11 'li (6 + 5 ya da 4 + 4 + 3) kalıbıyla söylenir. Dörtlük sayısı 3 ile 5 arasında değişir.

Uyak düzeni, ilk dörtlükte üç şekilde olabilir. Diğer dörtlüklerin uyağı, ilk dörtlüğe göre biçimlenir.

 

I. şekil :

abab

cccb

dddb

II. şekil :

abcb

dddb

eeeb

III. şekil :

aaab

cccb

dddb

 

Çıktım yücesine seyran eyledim          a            

Gördüm ak kuğulu güller perişan         b           

Bir firkat geldi de durdum ağladım        a        

Öpüp kokladığım güller perişan           b           

 

Hayal hayal oldu karşımda dağlar        c          

Eşinden ayrılan ah çeker ağlar            c          

Dökülmüş yapraklar bozulmuş bağlar c            
Bülbülün konduğu dallar perişan          b

 

Semai                                                             

Hece ölçüsünün 8'li (4 + 4) kalıbıyla söylenir. 3 -5 dörtlükten oluşur. Kendine özgü bir ezgisi vardır.           

Uyak düzeni koşma gibidir: abab    cccb    dddb    

 

Konuları daha çok "aşk", "doğa" ve "ayrılık"tır.

İncecikten bir kar yağar                                 

Tozar Elif Elif diye                                        

Deli gönül hayran olmuş                                   

Gezer Elif Elif diye                                        

Dörtlüğüyle başlayan Karacaoğlan'ın şiiri, en tanınmış semai örneğidir.      

 

Varsağı                                                           

Varsak, Maraş'tan Antep'e kadar yayılmış bir Türk oyunun adıdır. Varsağı, bunların özel bir ezgi ile söyledikleri şiirlerdir. Genellikle "bre, hey, behey" gibi yiğitçe bir eda veren ünlemlerle başlar.           

Ölçüsü, dörtlük sayısı ve uyak düzeni bakımından koşma gibidir.    

Yürü bre Bulgar Dağı                                      

Senden yüce dağ olmaz mı                               

Sen yaylanın güzelisin

Yanakların al olmaz mı                                    '

Karac'oğlan seni gördüm

Düşünü hay ,ıra yordum

Bugün güzellere sordum

Güzellere kul olmaz mı

 

Destan

Koşma gibi 11'li hece ölçüsüyle söylenir. Uyak dü­zeni koşma gibidir. Destan, dörtlük sayısının fazla olu­şu (Bazı destanlarda dörtlük sayısı 100'ü bulmakta­dır.) ve ele alınan konu bakımından koşmadan ayrılır.

Destanın konusu, günlük hayatta karşılaşılabile­cek küçük bir olaydan toplumu derinden etkileyen (sa­vaş, yangın, deprem...) büyük bir olaya kadar çok çe­şitli olabilir. Bu olayların yanı sıra sembolik anlamlı ve­ya sadece güldürme amacıyla komik unsurlarla yüklü destanlar da vardır.

Tahtakurusu, pire, iki avrat gibi. Destanlarda zü­ğürtlük, cimrilik, kıskançlık gibi kişisel olaylara yer ve­rildiği de görülmektedir.

Dinleyin efendim tarif ey ley im

Çok çalıştım beni yordu züğürtlük

İnceldim tekrardan savaş eyledim

Kıydı beni yere vurdu züğürtlük

 

Konu Bakımından Âşık Edebiyatında Türler

Genellikle koşma, semai ve varsağı nazım şekille­ri ile söylenen saz şiirleri, konuları bakımından güzel­leme, koçaklama, taşlama, ağıt ve öğretici şiirler ola­rak bölümlenir.

 

Güzelleme

Sevgilinin, doğanın ya da sevilen, beğenilen baş­ka bir varlığın güzelliklerini övmek amacıyla söylenen şiirlerdir:

Nasıl medhedeyim şöyle güzeli

Elinde bergüzar gül ile oynar

Alma yanak kiraz dudak diş sedef

Espir ala gözler mil ile oynar

Karac'oğlan der ki kılayım nazar

Bilezik takmaya kolların çözer

Giyinmiş kuşanmış sallanır gezer

Gümüş kemer ince bel ile oynar

Koçaklama

Yiğitlik, savaş üzerine coşkun ve yiğitçe bir üslup­la söylenen şiirlerdir:

Mert dayanır namert kaçar

Meydan gümbür gümbürlenir

Şahlar şahı divan açar

Meydan gümbür gümbürlenir

Ok atılır kalasından

 Hak saklasın belasından Köroğlunun narasından

 Meydan gümbür gümbürlenir

 

Taşlama

Toplum ya da bireylerin aksayan yönlerini eleşti­ren, alaya alan şiirlerdir:

Sözünü bilmez bazı nadan elinden

Erkan ağlar, usûl ağlar, yol ağlar

Bülbülün feryadı gonca gülünden

Gülsen ağlar, bülbül ağlar, gül ağlar

İyi ile konuş olasın iyi

Öter defler gibi sinemin neyi

Bir çarhen elinden el-aman deyi

Geda ağlar, sultan ağlar, kul ağlar

 

Ağıt

Bir kişinin ölümünden duyulan acıyı anlatmak amacıyla söylenen şiirlerdir. Halk edebiyatında top­lumsal felaketler yüzünden de ağıtlar söylenmiştir.

Emmim kızı aç kapıyı gireyim

Hasta mısın halin hatrın sorayım Susuz değil misin bir su vereyim Çaylarda çalkanan sellerin hani

 

Daha seyrahgâha çıkamaz mısın Çıkıp da dağlara bakamaz mısın Kaldırsam ayağa kalkamaz mısın Ver bana tutayım ellerin hani

 

Sen de Hıfzı gibi tezden uyandın

Uyandın da taş yastığa dayandın

Aslı Han'ım gibi kavruldun yandın

Yeller mi savurdu küllerin hani

 

Öğretici şiirler

 Öğüt vermek, tecrübeleri aktarmak, eski ustası anlatmak için söylenen şiirlerdir:

Gel gönül güvenme köşke saraya

Kazanıp safasın sürebilmezsin

Bu dünya mal olmaz yoksula baya

İnsansın kararda durabilmezsin

Güvenme âlemde gençliğe çağa

Gel gönül yapışma çürük budağa

Ne evlada güven ne bahçe bağa

Becerip yemişin derebilmezsin

 

ÂŞIK EDEBİYATININ ÖNEMLİ SANATÇILARI

 

16. YÜZYIL

KÖROĞLU

 

Asker şairlerdendir. Özdemiroğlu Osman Paşa komutasındaki Osmanlı ordusuyla iran Savaşlarına katılmıştır. Yaşamı, efsaneleşmiş Köroğlu'nun yaşa

Mı ile karışmıştır. Köroğlu mahlasını taşıyan birçok şirin bu asker şaire ait olup olmadığı tespit edilememektedir. Köroğlu, şiirlerinde samimi bir eda, coşkun bir
lirizmle yiğitlik, aşk, doğa sevgisi temalarını işlemiş.
Koçaklamalarıyla tanınır.

 

17. YÜZYIL

KARACAOĞLAN

Doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmeyen şairin Güney Anadolu'da Türkmen boyları arasında yetiştiği sanılmaktadır. Şiirlerinden Anadolu'yu ve bir çok yeri dolaştığı anlaşılan Karacaoğlan, Âşık edebiyatının en ünlü şairidir. Çağdaşlarını ve daha sonraki devirlerde yetişen şairleri derinden etkilemiştir. Koşma ve semai biçiminde söylediği şiirlerinde geleneklere, hayata ve halk zevklerine bağlı “aşk ve gurbet” temalarını, bunların getirdiği sevinç ve üzüntüleri, doğal güzelliklerini dile getirmiştir.

Divan ve tekke şiirinin etkilerinden uzak, hece ölçüsüyle kendine özgü bir söyleyişle şiirler söylemiş

 

KAYIKÇI KUL MUSTAFA

Yeniçeri şairlerindendir. Şiirleri uzun zaman yeniçeriler arasında ve sınır boylarında rağbet görmüştür.        

Çağdaşlarını da etkileyen şairin halk zevkine bağlı,sade ve doğal söyleyişi en önemli özelliğidir. Bağdat seferi sırasında şehit düşen Genç Osman adlı bir yiğit için yazdığı destan ünlüdür.     

ÂŞIK ÖMER                                                      

Divan şiirinden etkilenen, bu yolda tevhidler, naatlar, kaside, gazel ve murabbalar yazan şair, asıl gücünü aşklarını, hayatının başıboşluk ve coşkunluklarını     

anlattığı koşma ve semailerinde gösterir.Varsağı, destan ve kalenderler de yazan şairin dili, divan edebiyatının etkisiyle yer yer yabancı sözcükleri barındırır.        

GEVHERİ

Âşık Ömer gibi divan şirinden etkilenen, bu yolda aruzla divan ve müstezatlar yazan şair, bu edebiyat     çevrelerinde sık sık anılmış ve okunmuştur. Medrese öğrenimi görmesi ve bir ara divan katipliği yapması,   aydın çevrelerce tanınmasını sağlamıştır. Hece ile koşmalar, türküler, maniler söyleyen Gevheri, halk      zevkine uygun; ancak yer yer yabancı sözcüklere, divan şiiri mazmunlarına dayalı, samimi bir üslup kullanmıştır. 

DERTLİ

Divan, tekke ve halk edebiyatındaki geniş kültürü, bu çevreler tarafından tanınmasını ve saygı görmesi­ni sağlamıştır. Fuzûli, Âşık Ömer ve Gevheri'den etkilenen Dertli, aruzla gazel, divan ve kalenderler yazmış; hece ile nefes ve devriyeler, lirik bir üslupla koş­ara ve semailer söylemiştir.

 

ERZURUMLU EMRAH

Divan şiirini iyi bilen başarılı gazel, murabba, mu--hammesler yazan, birçok yeri dolaşan şair, zarif ve in­ce hayallerle süslü koşma ve semaileriyle tanınmıştır.

 

SEYRANİ

Bir süre medrese eğitimi gören şair, divan şiiri ge-eneklerine uygun şiirler yazmışsa da bunlarda başarılı olamamıştır. Asıl başarısı hece ile âşık tarzında yazdığı koşma, semai, destan, nefes ve devriyelerde görülür. Çağının çökmüş anlayışını, değersiz devlet adamlarını, yetkinlikten uzak sofularını eleştirdiği şiir­leriyle halk şiirine taşlama türünün güzel örneklerini sunmuştur.

 

DADALOĞLU

Türkmenlerin Avşar boyundan olan şair, Osmanlı yönetiminin göçebe Türkmen boylarını yerleşik düze­ne geçirmek amacıyla başlattığı harekete karşı çık­mış, bu uğurda mücadele eden göçebe Türkmenlerin sesi olmuştur. Çoğu cenkler, çarpışmalar üzerine söy­lediği şiirlerde bu tarihi ve sosyal olayları anlatır. Di­van şiirinden etkilenmeyen Dadaloğlu semai, varsağı, koşma ve destan söylemekle birlikte asıl kişiliğini tür­külerinde gösterir. Şiirlerinde Karacaoğlan ve Köroğlu'nu anımsatan üslubu, sade, saf bir dili vardır. Daha çok savaş, doğa, aşk şiirleri söylemiştir.

 

BAYBURTLU ZİHNİ

Medrese eğitimi gören, divan katipliği ve çeşitli memurluklar yapan Bayburtlu Zihni'nin kaside, naat, gazel ve tahmislerden oluşan bir divanı, "Sergüzeşt -Nâme" adlı bir mesnevisi vardır. Ancak asıl ününü âşık tarzında yazdığı şiirleriyle kazanmıştır. Az sayıda olan bu şiirlerin çoğu, yergi ve taşlamalardan oluş­muştur.

 

20. YÜZYIL

ÂŞIK VEYSEL

Yok olmaya yüz tutan saz şiirinin bu yüzyıldaki en güçlü temsilcilerindendir. Yedi yaşında geçirdiği çiçek hastalığı sonucunda gözlerini yitiren şair, duyarlı dün­yasını saz şiiri geleneği içinde ustaca yansıtmasını bilmiştir. Aşk, yurt ve toprak sevgisini çağının gerçek­leriyle de birleştirerek arı bir dil ve kendine özgü üslu­bu ile sunmuştur. "Sazımdan Sesler", "Deyişler", "Dostlar Beni Hatırlasın" adlı şiir kitapları vardır.

 

ÖRNEK SORULAR

1. Aşağıdakilerden hangisi halk şairlerimizin or­tak özellikleri arasında yer almaz?

A)   Nazım birimi olarak dörtlüğün kullanılması

B)   Aruzla yazanlar da bulunmakla birlikte kullan­dıkları asıl ölçünün hece olması

C)   Şiirlerini, halk arasında kullanılan konuşma di­liyle söylemeleri

D)   Şiirlerinde genellikle yarım kafiye kullanmaları

E) Eserlerinde dinî ve mistik konuların yanı sıra
devrin bazı sosyal olaylarını da ele almaları

(1988/II)

ÇÖZÜM: Halk şairleri, öteki adıyla âşıklar, tekke şairlerinden işledikleri konu yönüyle ayrılırlar. Tekke şairleri dinî ve mistik konuları işlerken; halk şairleri aşk, ayrılık, hasret gibi bireysel konuları ve sosyal olayları konu edinir.

YANIT: E

 

2. Halk şiirimizin güçlü soluklu bir şairidir. Kendini yedi yaşından itibaren saza, söze, şiire, türküye vererek dış dünyasının karanlığını gönül dünyası ile aydınlatmıştır. Gönül gözüyle yazdığı şiirlerinde birlik, beraberlik, yurt sevgisi, güzellik, gurbet, ayrılık duygularını dile getirmiştir.

Bu parçada tanıtılan şair, aşağıdakilerden han gisidir?

(1991  / II)

ÇÖZÜM: Parçada geçen "dış dünyasının karalı­ğı" sözü tanıtılan kişinin "kör" olduğunu belirtiyor. Ad­ları verilen bu halk şairleri içinde bu özelliği taşıyan şair Âşık Veysel'dir.

YANIT: D

A) Yunus Emre              B) Pir Sultan Abdal      C) Karacaoğlan            

D) Aşık Veysel              E)Dadaloğlu

 

 

 
< Önceki   Sonraki >


Site Tasarımı
www.isyeriweb.com